Gıda Toplulukları

  • Doğal ve Yerel Ürüne Güvenli ve Aracısız Ulaşım Projesi Nedir?

    Doğal ve Yerel Ürüne Güvenli ve Aracısız Ulaşım Projesi Nedir?

    DEVAMI...

2 Yorum

SOFRAMIZI VE GEZEGENİ KURTARMANIN YOLU: ONARICI TARIM

Yazı: Durukan Dudu (Anadolu Meraları eş-kurucusu)

 

Gıda ve tarım çağımızın en “sıcak” konularından ikisi. Hem Türkiye’de, hem de dünyada gıdanın içeriği, kalitesi, lezzeti, insan sağlığına etkileri her kesimden insanın sorguladığı, “doğruyu” bulmaya çalıştığı bir konu. Son onyıllarda işin “gıdanın tohumdan sofraya üretiliş sürecinin doğaya etkisi” boyutu da gündemimize hızla dahil oldu.

İşte bu çift-boyutlu süreci kapsayan bir noktada “onarıcı tarım” kavramıyla tanıştık. Aslında bu kavram Türkiye için oldukça yeni; ilk defa 2014’te Anadolu Meraları ve bendenizin yazı, sunum ve eğitimlerinde paylaştığımız, daha doğrusu önerdiğimiz bir kavram. Dünyada da Türkiye’deki kadar olmasa da nispeten yeni bir kavram, İngilizcesi “regenerative agriculture” olarak geçiyor.

Onarıcı tarım, gıdanın içeriğinden üretim sürecine, örgütlenmesinden finansman yapısına, yetiştiği toprağın biyolojik bereketinden bunun gıdanın besleyiciliğini nasıl etkilediğine kadar çok geniş bir yelpazede geçerli bir paradigma değişimi öneriyor ve bunu somut örneklerle uyguluyor; onarıcı tarımın sadece akademi veya sivil toplum nezdinde farazi bir konu değil, doğrudan çiftçi temelli bir teori ve uygulama bütünü olması da bu durumu yansıtan temel dinamiklerden biri.

“Paradigma” kavramını özellikle kullanıyorum, zira onarıcı tarım gıda, tarım ve bunun sosyo-ekonomik örgütlenmesi konusundaki bir çok ön yargımızı derinden sarsan önermeler ve bilgiler içeriyor. Kaba bir örnekle; yerel tohum ve zehirsiz/gübresiz tarımla üretimin iyi ama yetersiz olduğunu, toprağı sürmek gibi “geleneksel” bir yöntemin de gezegen için olumsuz sonuçları olduğunu somut verilerle gösteriyor, pratik alternatifler gösteriyor. Her bir üretim sürecinin en temel dinamiklerine son derece işlevsel bir bakış açısıyla (ama ilkeselliği elden bırakmadan!) iniyor, sorguluyor. Bilginin üretimi ve yeniden üretimi süreçlerini “yurttaş bilimi” çerçevesinde gerçekleştiriyor. Deney yapmayı, planlamayı, gözlem yapıp veri toplamayı seven (çoğunlukla yeni nesil) çiftçilerin sanal dünyada ve dönemsel toplantılarda “açık kaynak veri” çerçevesinde paylaştığı somut bilgiler ışığında hızla gelişip yaygınlaşıyor.

Onarıcı tarımın bir de “üretici – tüketici” ilişkisini yeniden tanımlama hali var ki, bahsetmeden olmaz: Her bir örneğin biricik koşulları içinde özgün modeller gelişiyor olsa da, temelde tüketiciyi de üretimin bir aktörü haline getiren, bu sayede gıda üretimi ve paylaşımını anonim bir süreç olmaktan çıkarıp şeffaflık ve katılımcılıkla bezeyen bir çerçevesi var.

Sözün özü, onarıcı tarım aslında bir devrim: Hem de gıda ve tarım gibi medeniyetin temeli olan bir boyutta gerçekleşen, çok derin bir devrim.

Toprak dediğin nedir?

Özellikle son on yılda bazı cesur akademisyenler ve onarıcı tarımın öncüsü çiftçiler tarafından beraber üretilen uygulamalı bilgilerin ışığında biliyoruz ki; toprak “sandığımızın” çok ötesinde bir varlık. Bastığımız toprağın en üstteki 20 – 90 cm’lik tabakası, dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik diyarlarından biri. Gözle gördüğümüz ve göremediğimiz canlılardan oluşan, son derece karmaşık ve bir o kadar da yalın bir yaşam ağı, toprağı toprak yapan. Bu yaşam ağının güçlü ve bereketli olması, o yaşam ağının bir yansıması olan toprak üstü bitkilerin (domatesin, mesela) ne kadar besleyici olduğunu belirliyor. Öyle ki, göze aynı görünen bir domates doktorların 3 ay ömür biçtiği bir kanser hastasını iyileştirebilirken, bir diğeri insanı kanser edebiliyor. İşte bu toprak yaşam ağının nasıl çalıştığını, en azından temel prensiplerini anlamak ve bunları besleyen bir tarım şekli, sofralarımızı ve bedenlerimizi korumanın ötesinde iyileştirip onarmanın da tek yolu.

Çünkü ne yiyorsak oyuz ve hatta, “yediğimiz, nasıl bir toprakta beslendiyse” oyuz.

Bu noktada aklınızda canlanan detaylı sorular için, sizleri internette “toprak gıda ağı” ve “soil food web” temalı bir arama yapmaya davet etmek isterim – ancak aldığınız cevapların doğuracağı sorular ve paçalarınızı sıvayıp girdiğiniz derenin aslında devasa bir okyanus olduğunu fark edeceğinizi de söylemeliyim: İleri düzey biyoloji, kimya ve fizik içerikli bir bilim dalından bahsediyoruz çünkü. Toprak uzmanlarının “Uzay hakkında bildiklerimiz, toprak hakkında bildiklerimizden daha fazla” demesi boşuna değil.

 

Doğayı Onarmak = Şifalı Gıda Üretmek

Bugüne kadar insanın tüm ekonomik faaliyetlerinin doğa için zararlı olduğunu, yapabileceğimiz en iyi şeyin bu zararı asgariye indirecek uygulamalar olduğunu düşünegeldik. Ekoloji bilimi ve yeşil politika da, insan medeniyetinin oluştuğu ilk günden beri doğanın ve gezegenin hanesine zarar yazan bir oluşum olduğunu anlattı. İnsanlığın “gelişimi”, özellikle son 300 yıla sığdırdığımız sanayi devrimi ve sonrasındaki süreç de bu iddiayı doğrulayan birçok gerçeği barındırıyordu. Yani “insanla doğa arasındaki ilişkinin bir kaybedeni olmak zorunda; o da ne yazık ki doğa” düşüncesi, çevre ve ekoloji hareketinin hikmetinden sual olunmaz hakikatlerinden biri olageldi.

Onarıcı tarımı “paradigma değişimi” mertebesine yükselten boyutlardan biri de bu: Onarıcı tarım ve içerdiği uygulamalar, insanın tarım yaparak doğayı korumasının, yani sürdürülebilirliğini sağlamasının ötesinde “onarabileceğini” kanıtladı. Bu, küresel medeniyetimizde bir dönüm noktası. Medeniyet tarihi hakkındaki yeni bulgular da bunun basit düzeylerde kimi topluluklar tarafından daha önce de gerçekleştirildiğini kanıtladı; Amerika yerlilerinin “yarattığı” bereketli orman ekosistemleri, Amazon yerlilerinin yüzlerce yıl içinde devasa Amazon Havzası’nın toprağını organik madde açısından zenginleştiren “terrapreta” uygulamaları ile medeniyet tarihinin buğdayla değil meşe ağacıyla başladığını çok güzel anlatan “Oak: The Frame of Civilization” gibi kaynaklar nereden geldiğimiz ve nereye gitmemiz gerektiği konusunda çığır açıcı veriler sundular.

İşte bu tarih okuması ve bugünün gerçekleri ışığında, toprağı “geleneksel” dediğimiz yöntemler dahil olmak üzere son 3-4 binyıldır ne kadar hırpaladığımızı ve bunun aksi yönde bir Onarıcı Tarım devrimi başlatmamız halinde hem doğayı onarıp hem de şifalı gıda üretebileceğimizi biliyoruz.

Doğayı onarmak derken, çağımızın en büyük ve acil felaketi olan iklim değişikliğini de meselenin tam ortasına yerleştiriyorum: Dünya topraklarındaki organik madde oranını sadece yüzde 0.1 oranında artırmayı başarmamız halinde, atmosferde halihazırda 400 ppm olan karbondioksit oranını 350’ye çekmeyi, diğer bir deyişle bilim insanlarının işaret ettiği “güvenli en üst sınıra” yaklaştırmayı başaracağız. Böylece iklim değişikliği ve yarattığı tüm devasa krizler bir anda ortadan kalkıyor.

Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nde 12 ayda organik maddeyi yüzde 0.4 oranında artırdığımızı düşünürsek, ABD’li toprak uzmanı Dr. Elaine Ingham’ın şakayla karışık olarak söylediği, “Onarıcıtarım devrimini küresel olarak gerçekleştirirsek kışlık montlarınızı hazırlayın” cümlesinin anlamı ortaya çıkıyor: Dünyadaki tüm topraklarda, geçen yıl Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’ndeki organik madde artışı gerçekleşseydi, atmosferden 1400 Gigaton karbonu “bereket” olarak toprağa çekmiş olacak ve karbondioksit oranını bir yılda Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarındaki oran olan 210 ppm’e yaklaştıracaktık.

İklim Değişikliği’yle yakından ilgilenmeyen veya bu sayılardan aklı karışan okurlarımız için durumu şöyle özetleyeyim: Bizlerin geçen sene son derece kısıtlı kaynaklarla gerçekleştirdiği toprak onarımı tüm dünyada gerçekleştirilse, bu insanlık tarihinin gelmiş geçmiş ve ebediyen olabilecek en önemli başarısı olarak tarihe geçecek.

Onarıcı tarıma öncülük eden birey, oluşum ve grupların her geçen sene artan popülaritesinin kaynağı da bu: Onarıcı tarım, açlık, çölleşme, toprak erozyonu, su kıtlığı, iklim değişikliği ve enerji krizi gibi içinden çıkılmaz hale gelmiş yaşamsal krizlere ucuz, kesin ve yan etkisi olmayan çözümler sunuyor.

Bir “yan etki” var gerçi, onu atlamayalım: Tüm bu devasa çözümleri “şifalı gıda üreterek” sunuyor. Yani hem gıdamızın kalitesi, tadı ve besleyiciliği tavan yaparak “zehirli gıda” yerine “şifalı gıda” oluyor; hem de dünyayı kurtarıyor.

Bundan beş sene önce onarıcı tarım ve onun amiral gemisi olan “bütüncül yönetim” (Holistic Management) ile tanıştığımda, bir iklim değişikliği aktivisti/uzmanı olarak yaşadığım, bugün bu satırları bir “onarıcı çiftçi” olarak yazarken artarak devam eden heyecanımın sebebi de işte bu; her gün kendi gözlerimle gözlemleyip burnumla kokladığım ve ellerimle dokunduğum süreç…

Otçul Hayvanlar: Suçlu değil, “Kurtarıcı”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayatımıza hızla giren bir olgu var, “endüstriyel hayvancılık”. “Dünya çapında artan hayvansal gıda ihtiyacını karşılamaktan” ziyade, savaş sonrası biyolojik silah yerine tarım zehiri ve suni gübre üretmeye başlayarak palazlanan tarım endüstrisinin “kimyasal tarım”ı yaygınlaştırmasının bir sonucuydu endüstriyel hayvancılık. Şu anda Türkiye’nin de köylü ve küçük üreticisinden büyük üreticisine kadar iliklerine kadar işlemiş olan endüstriyel hayvancılık, GDO’lu yem kullanımı, hormon ve diğer kimyasal girdiler sebebiyle insan sağlığını bozmakla kalmıyor; toprak bozunumu, kirlilik ve iklim değişikliğini de körüklüyor, hayvan haklarını da ezip geçiyor. Tüm dünyada “endüstriyel hayvancılık” karşıtı başlayan hareketlerin özellikle son onyıllarda ciddi anlamda güçlenmesinin sebebi de bu.

Ancak endüstriyel hayvancılık gibi tüketilen enerji karşılığı alınan besin hesabı yapıldığında son derece verimsiz olduğu bariz olan bir tarım yöntemine karşı çıkarken düştüğümüz bir yanlış var: Suçlu olan otçul hayvanlar değil, insan olarak hayvancılık yapma şeklimiz.

Dünyanın geleceği ve sofralarımızın sağlığı için az bilinen ama çok önemli bir konu bu: Gezegeni ve bedenlerimizi yok eden mevcut hayvancılık yerine, doğayı hızla onaran (sürdüren değil, onaran!) ve insanlara da son derece besleyici gıda sunan bir hayvancılık mümkün, hatta otçullar kurtuluşun en önemli yollarından biri. Bu farkındalık ve uygulaması dünyada hızla yayılıyor.

Allan Savory’nin kurduğu Savory Enstitüsü ve dünyanın dört bir yanına dağılmış özerk gözeleri (Türkiye’de Anadolu Meraları), onarıcı tarımın omurgasını oluşturan “bütüncül yönetim”le işte bu değişimi gerçekleştiriyor. Otçul hayvanların yabani atalarının etraftaki avcı hayvan ve insanların baskısıyla izlediği otlama ve toprak üzerinde “masaj” yaratma örüntüsü, günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklikleri çerçevesinde ve yaratıcı bir karar alma süreciyle doğru uygulandığında sonuç toprağın su tutma ve emme kapasitesinin hızla artması, erozyonun sona ermesi, toprağın organik maddesinin hızla artması, biyolojik çeşitliliğin geri dönüşü ve besin değerlerinin yükselmesi oluyor.

Çok uzun yıllardır sorun olarak görülen mera ve otlakların, “bütüncül yönetim”in son derece uygulanabilir yöntemleriyle hem ekonomik olarak değer kazanması hem de ekolojik onarımın başat mekânları olması, Türkiye gibi bir ülkede çok daha önemli: Türkiye, çok pahalı ve bir o kadar da kalitesiz hayvancılık ürünlerinin diyarı. “Bütüncül yönetim”le idare edilen meralar ve otlaklar ise hayvancılığın orta vadede maliyetlerinin düşmesi, hayvansal gıdanın zehirli olmaktan kurtulup “şifalı” bir besin haline gelmesi, su kaynaklarının yeniden onarımı, sellerle mücadelenin kolaylaşması ve toprakların iyileşmesi, tarımsal üretim ve gıdanın insanları birbirinden koparan değil birbirine yeniden bağlayan bir süreç olması demek.

Diğer bir deyişle, uzun yıllardan beri karşımıza çıkan en güçlü “kazan – kazan” fırsatıyla karşı karşıyayız.

Uzun ince bir yol

Bu yol uzun, şüphesiz. Yasal mevzuat ve uygulamaların doğru şekilde oluşturulmasından mevcut çiftçilerin algısal dönüşümüne, onarıcı tarım devrimiyle ilgili konulardaki toplumsal farkındalığın artmasından bilgi ve uygulama altyapısının tamamlanmasına kadar bir çok boyutta ödevimiz, kat etmemiz gereken mesafe var. Ancak en önemli görev “tüketici” olmak yerine “türetici” olmayı seçme iradesine sahip bireylere düşüyor: Onarıcı tarımla üretilen şifalı, doğru gıda -en azından başlangıçta- daha pahalı olacak, çünkü onu üreten, A’dan Z’ye tüm süreçlerde “akıntıya ters kürek çekiyor” olacak. Ulaşması daha zor, daha çok emek ister, gıda toplulukları kurarak örgütlenme gereğini haiz olacak. Standart birer kimyasal kutusu değil, her seferinde azıcık farklı, çokça özgün bir tatta olacak. Ufacık yazılarla dolu ufak bir etiketi değil, bütün süreci detaylarıyla anlatan bir hikâyesi olacak – ve türeticinin tüm bu süreçlerin arasındaki farkı öğrenmesini, sorgulamasını isteyecek. Kokusuz veya alışılmış mısır şurubu tadının baskın olduğu bir gıda değil, üretildiği toprağı ve hayvanı yansıtan bir biriciklikte olacak. Güzel ambalajlara sahip olmayacak belki, bir süre. Ama yüksek besin değerli ve zengin iz-elementli, gerçek bir gıda olacak.

İşte onarıcı tarım, insanlığın bu en büyük macerasına ortak olmayan isteyen kararlılıktaki türeticilerle üreticilerin şeffaf, dayanışmacı bir ruh haliyle omuz omuza vermesiyle yükselecek.

Fotoğraflar: anadolumera.com
Yazı Haziran 2016’da kaleme alınmıştır.
0 Yorum

İKLİMİ DEĞİŞEN DÜNYADA GIDA GÜVENLİĞİ

Yazı: Bora Kabatepe (Araştırmacı, radyo programcısı)

 

İklim değişikliği ile ilgili her geçen gün daha fazla haber ve araştırmayla karşılaşırken, kullanılan görseller ve öne çıkarılan haberler -kasıtlı veya kasıtsız şekilde- iklim değişikliğinin sanki tüm dünyanın değil, şanssız birkaç canlı türünün veya kötü yazgılı birkaç ülkenin sorunu olduğu algısını yaratıyor. Gürültüyle yıkılan buzdağları, açlıktan bitap düşmüş bir kutup ayısı, uzak bir ülkeden gelen aşırı sıcak dalgası haberleri veya adını pek sık duymadığımız ada devletlerinin yükselen deniz suları karşısında çaresizliği… Tüm bunlar ciddi tehditler olmasına rağmen, iklim değişikliğinin hepimizin, hem de öyle uzak bir gelecekte değil, bugün karşı karşıya olduğu, ivedilikle çözüm bulunması gereken bir problem olduğunu düşündürmekten uzak örnekler.

Oysa iklim değişikliğinin gündelik tercihlerimizin ve hayat mücadelemizin en önemli unsuru olan gıda üzerindeki etkileri gıda güvenliğine getirdiği tehditler daha sık konuşuluyor olsaydı, bunun bugün 7 milyarın, 2050 yılında ise 9 milyarın sorunu olacağını fark etmek daha kolay olurdu. İklim değişikliğinin tarımsal üretim ve ekonomi üzerindeki etkilerini kısaca incelemek, gıda güvenliği kavramını oluşturan tüm ayakların nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu görmemizi sağlamak ve iklim değişikliğinin hepimizin hayatındaki yerini teslim etmek için gerekli bir ilk adım.

Değişen havalar gıda üretimini tehdit ediyor

Sanayi devrimiyle beraber ciddi boyutlara ulaşan ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik büyüme, küreselleşme ve tüketim temelli ekonomi döneminin ardından önü alınamaz bir şekilde hızlanan fosil yakıt tüketimi, atmosferde yoğun sera gazı birikimine neden oldu. Sanayi devrimi öncesinde 260-280 ppm aralığında olan atmosferdeki CO2 derişiminin günümüzde 400 ppm seviyelerine ulaşması, beraberinde ortalama sıcaklıkların artışı, yağış rejimlerinin düzensizleşmesi, aşırı hava olaylarını sıklaşması ve okyanus sularının asitliğinin artması gibi, gıda üretimi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkisi olan birçok sonucu beraberinde getirdi.

Bugün dünyanın farklı bölgelerinde çiftçiler daha önce karşılaşmadıkları şiddet ve sıklıklarda ardı ardına kurak yıllar yaşıyor ve üretimlerini “yeşil devrimin” vaat ettiği seviyelere ulaştırmakta zorlanıyor. Örneğin, Amerika’nın teknolojide olduğu kadar tarımsal üretiminde de pay sahibi olan Kaliforniya eyaleti 2012’den bu yana her sene şiddetini artıran olağandışı bir kuraklık dönemi yaşıyor ve üzüm, portakal, pamuk, pirinç gibi bölgenin önde gelen tarım ürünü üretimleri son yıllarda kuraklık öncesi döneme göre düşüş gösteriyor (1). Azalan yağmurlar sonucunda yer altı sularına yönelen çiftçiler yer altı kaynaklarının su bütçesindeki açıkların büyümesine neden oluyor. NASA tarafından uydu fotoğrafları ile de tespit edilen (2) bu durum, uzun vadede gıda üretimi üzerindeki kuraklık baskısını artmasıyla üretimde daha da sert düşüşlerin olacağının habercisi.

İklim değişikliğinin, tarımsal üretimi kuraklığın artışında olduğu kadar sekteye uğratan bir diğer etkisi ise, iklimsel değişkenliklerin artması. En yüksek ve en düşük sıcaklıkların uçlara kayması, ilk yağış, son don gibi kritik tarihlerin değişkenlik göstermeye başlaması ve yıllık yağış miktarlarının değişmediği bölgelerde bile yağışlı gün sayısı ve yağış şiddetlerinin değişmesi çiftçilerin yıllardır uygulayageldikleri yöntem ve bilgilerle üretimlerini devam etmesini güçleştiriyor. Doğrudan bitki üretimi ile ilgili bu etkilerin yanı sıra artan sıcaklıklar bitki zararlılarının gelişim alanlarını genişletiyor ve bugün yıllık 650 milyon insana yetecek miktarda gıdanın israfına neden olan bu zararlıların yaşam alanlarını yılda ortalama 3 kilometre daha kutuplara doğru taşıyarak verdikleri zararın artmasına neden oluyor (3).

Etkiler kararsal üretimle sınırlı kalmıyor, atmosferdeki gazları bir sünger gibi bünyesine çeken okyanus sularının asitliği, artan CO2 derişimi ile beraber artıyor ve deniz ekosistemi besin zincirinin bozulmasıyla büyük zarar görüyor. Üretime ve balıkçılığa konu olan türler doğrudan etkilenmese bile, denizdeki besin zincirinin başı olarak sayılabilecek alg ve plankton türlerinin yükselen asitlik seviyelerinde yaşamlarını sürdürememesi, besin zincirinin üst basamaklarındaki türlerin sayısının azalmasına neden oluyor. Dolayısıyla deniz ürünü üretiminin bazı bölgelerde  yüzde 60’a varan oranlarda düşmesi bekleniyor (4). Bu geniş çapı etkilerin yanı sıra sıklığı artan aşırı hava olayları bölgesel zararlara neden oluyor ve çiftçilerin bazı yıllar ürünlerini tamamen kaybetmesine yol açıyor (5).

Gıda güvenliği, istikrar ve erişim…

İklim değişikliği kaynaklı birçok etki, gıda güvenliğinin dört boyutu üzerinde farklı derecelerde etki yaratıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından tüm insanların üretken ve sağlıklı bir yaşam için günlük beslenme ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılamaya yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziki, sosyal ve ekonomik açılardan her zaman ulaşabilir olması durumu olarak tanımlanan gıda güvenliğinin iklim değişikliği ile bağlantısı dört ana boyutta incelenebilir: Bulunabilirlik, istikrarlılık, kalite/güvenilirlik ve erişilebilirlik.

Bulunabilirlik, yani gıda ürünlerinin toplam üretiminin yeterli olması ayağı söz konusu olduğunda yukarıda bahsedilen kuraklıklar, belirsizlikler, aşırı hava olayları ve zararlıların tarımsal üretimi azaltması beklendiğinden, iklim değişikliğinin gıda güvenliği üzerindeki ilk etkisinin bu noktada olması bekleniyor (6).

Kısa vadede üretim düşüşü olarak kendisini gösteren bu iklim olayları Kaliforniya’daki kadar sosyal ve ekonomik desteğe sahip olmayan çiftçileri vurduğunda kimi bilim insanlarına göre, Suriye’de olduğu gibi yoğun göçlere ve iç karışıklıklara neden olabiliyor. Üretimin azalması çeşitli bölge ve dönemlerde gıda fiyatlarını artıracağı gibi, geliri tarıma bağlı insanların gelirini de azaltacağından gıda güvenliği ciddi biçimde etkilenecek. Arap Baharı olarak adlandırılan ve 2008 yılında Tunus’ta başlayan isyan dalgasının ardından Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde rejim değişikliklerine neden olan olayların kaynağında yükselen gıda fiyatlarının olduğunu düşündüğümüzde, (7) bu bağlantı kendisini daha kuvetli bir şekilde hissettiriyor.

Mevsimlik tarım işçileri etkilenecek

Aşırı hava olaylarının sıklığının ve sayısının artışı ile birlikte tarımsal üretimdeki süreklilik tehlikeye gireceğinden gıda güvenliğinin istikrarlılık ayağı da iklim değişikliğinin etkilerinden kaçamayacak. Bu konu ile ilgili ülkemizden verilebilecek en önemli örnek, geliri tamamen ürünün bolluğuna ve devamlılığına bağlı olan ve sayılarının 4 milyona vardığı tahmin edilen, mevsimlik tarım işçilerinin durumu. Bir aşırı kuraklık döneminde üretimin istikrarlılığının bozulması, gıda üretim miktarının düşmesinın yanı sıra gıdaya erişimi için bu ürünlerin toplanmasından gelen gelire bel bağlamış tarım işçilerinin, gıdaya erişimde de sıkıntı yaşaması kaçınılmaz olacak.

Artan sıcaklık ortalamaları gıda tedarik zinciri içerisinde gıdaların bozulmadan ve besleyiciliklerini kaybetmeden taşınmasını daha zorlaştıracak ve israflar bu zincirde olulabilecek hatalar oranında artabilecek.

Son olarak eğer bugünkü gidişatta bir değişiklik olmazsa, gıdaya erişim hem üretimdeki azalmaya hem de istikrarın sekteye uğramasına bağlı olarak zorlaşacak ve yeterli beslenebilen kişilerin sayısında bir azalma olacak.

Bölgesel koşulların gözetildiği uyum politikaları

Nüfusun artış hızı düşünüldüğünde, gıda güvenliği üzerindeki tüm bu tehditler daha ciddi bir boyuta ulaşıyor ve yukarıda bahsedilen kötü senaryoların gerçekleşmemesi için yerel ve küresel ölçekte önlemler alınmasını zorunlu hale getiriyor.

İklimi değişen dünyada, bölgesel koşulların dikkate alındığı uyum önlemlerinin uygulanmaya başlaması gıda güvenliği üzerindeki bu tehditlerin bertaraf edilmesini sağlayabilir. Geniş pazarlarda ticari fayda elde etmek için laboratuvarlarda geliştirilen hibrit veya GDO’lu türler yerine değişkenlik gösteren iklim koşullarına dayanıklı yerel türlerin tercih edilmesi ve geliştirilmesi gıdanın bulunabilirliği ve istikrarı üzerinde olumlu etki yaratacaktır.

Günümüzde yaygın olan monokültür, yani büyük tarımsal alanların tek bir tür ekimi için kullanıldığı üretim anlayışının yerini, daha fazla türün birbirini destekleyecek ve iklim değişikliğinin olası etkileri karşısında sigorta görevi görecek şekilde ekimini savunan polikültür, permakültür ve hortikültür gibi farklı uygulamaların alması da, bulunabilirlik ve istikrarlılığı destekleyebilir. Alışıldık ekim dikim takvimlerinin iklimdeki değişikliklere göre yeniden tasarlanması ve bölgeler için bitki gelişimine en uygun tarih aralıklarının belirlenmesi önemli bir fayda sağlayacaktır.

Kuraklıkla daha fazla karşı karşıya kalacağı bilinen bir dünyada doğru sulama tekniklerinin yaygınlaştırılması da hayati önem taşıyor.  Erişim ve kalite ve güvenilirlik ayaklarındaki çözümler ise nasıl bir üretim sorusundan ziyade, gıdanın kim tarafından üretilip nasıl paylaşıldığı sorularıyla ilgili. İklimi değişen bir dünyada gıda güvenliğinin bu iki ayağında, giderek daha seyrek elde toplanan ve zincirlere benzetebileceğimiz kırılgan üretim yapılarından çok, üretiminin daha fazla kişi tarafından, tüketime yakın noktalarda yapıladığı ağ tipi yapılar olarak örgütlenmesi anahtar rol oynuyor. Böylelikle uyum konusunda en çok ihtiyaç duyulacak şey olan bilginin gelişimi ve yayılımı kolaylaştırılmasının yanı sıra, gıda zincirlerinin kısalması erişim, güvenilirlik ve kalite konusunda da daha sağlam yapılar oluşturulmasını sağlayabilir.

Tarımın iklime etkisi de azaltılmalı

İklim-tarım ilişkisinde tüm bu önlemler uygulanırken unutulmaması gereken bir diğer konu da, tarımın iklim değişikliğini nasıl hızlandırdığı. Yukarıda bahsedilen tüm uyum önemleri uygulanırken, aynı zamanda tarımsal üretimde sera gazı salımını azaltacak önlemlerin (kimyasal gübre kullanımınının azaltılması, endüstriyel hayvancılığın yerini mera hayvancılığının alması, gıda tercihlerinin daha az işlenmiş olandan yana yapılması vb.) alınması iklim değişikliğinin hızının azaltılması konusunda insanlığın elini güçlendirecek uygulamalardan biri.

Bütün bu önlemler, herkes için gıda güvenliğinin güvence altında olduğu bir dünyaya bizi bir adım daha yaklaştıracak. Devletlerin ve şirketlerin bu önlemleri alması için tüketicilerin ve sivil toplum kuruluşlarının doğru adımlar atması ve iklim değişikliğinin gıda üzerindeki etkisini anlatılması da beraberinde farkındalığın ve uyum/önlem uygulamalarının artmasını getirecek. Bireylerin günlük gıda tercihlerinde, sivil toplum kuruluşlarının ise hayata geçirdikleri projelerde iklim-gıda bağlantısını göz önünde bulundurmaları, uyum sürecini hızlandırmak ve gıda güvenliğinin kaybı noktasına gelmeden sorunların çözülmesini sağlayacak.

 

Kaynakça

(1) 2015, ABD Tarım Bakanlığı Ekonomik Araştırmalar Servisi, California Drought: Crop Sectors http://www.ers.usda.gov/topics/in-the-news/california-drought-farm-and-food-impacts/california-drought-crop-sectors.aspx üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(2) 2015, NASA, GRACE uydu fotoğrafları, http://www.nasa.gov/jpl/grace/study-third-of-big-groundwater-basins-in-distress/ üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(3)2008, FAO, Climate Related Transboundary Pests and Diseases, http://www.fao.org/3/a-ai785e.pdf  üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(4) 2013, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Beşinci Değerlendirme Raporu, Bölüm 7.  http://ipcc-wg2.gov/AR5/images/uploads/WGIIAR5-Chap7_FINAL.pdf üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(5) 2015, FAO, The impact of disasters on agriculture and food security, http://www.fao.org/3/a-i5128e.pdf üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(6) 2008, FAO, Climate Change and Food Security: A Framework Document, http://www.fao.org/forestry/15538-079b31d45081fe9c3dbc6ff34de4807e4.pdf üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

(7) 2011, Rami Zurayk, http://www.theguardian.com/lifeandstyle/2011/jul/17/bread-food-arab-spring üzerinden 19/06/2016 tarihinde erişilmiştir.

 

Fotoğraflar: adabasini.com, ensonhaber.com, ilerihaber.org, sabah.com.tr
2 Yorum

BALIN SIRRI ARIDA

Yazı: Güneşin Aydemir

 

İnsan doğada yaşayan diğer canlılar içinde kendini en akıllı gören canlı. Başka canlıların kendilerini nasıl gördüklerini mevcut yetenek ve imkânlarımızla göremediğimiz için böyle bir kanımız var. İnsanın madde dünyasını manipülasyon yeteneği de hayli gelişkin olduğundan doğaya olan müdahalelerimiz, tüm canlıların varlığını tehdit eder hale geldi.

Doğa, dolayısıyla da bizler açısından yaşamsal öneme sahip bir canlı türünden bahsetmeye çalışacağım bir nebze. Bir nebze diyorum, çünkü doğadaki her canlı incelenmeye, gözlenmeye değer ve bu dikkatle yapıldığında aklına pek güvenen insan oğlu veya kızını hayretlere düşürecek kadar karmaşık.

Konumuz bal arıları. Esasen bu canlılar için çoğul bir kelime kullanmak da yersiz. Zira bu canlı türü tek başına yaşabilen canlılardan oluşmamakta. Gruptan ayrıldığı zaman kaçınılmaz olarak ölen tek bir bal arısı, koloni içinde, aynı kovanı paylaştığı on binlerce arı ile bir bütün, belli bir düzen içinde yaşabiliyor ancak. Bu canlılar sadece bir arada olduklarında kendileri için temel yaşam şartlarını oluşturabiliyor. Belki de bu sebepten arıcılar arılarından bahsederken “arı” dediklerinde tüm kovanı kastederler.

Bal arısının insanla olan ilişkisi de binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bu ilgi, büyük oranda bu canlıların mucizevi şekilde ürettiği baldan kaynaklanıyor. Balın da soframızdaki yeri tartışılmaz bir öneme sahip elbette ama arıların bal üretiminden daha önemli temel işlevi, ”çiçekli bitkilerin tozlaşmalarını sağlamak” desek yanlış olmaz. Arıların bütün canlılık tarihi boyunca bitkiler alemi ile kurduğu ilişki, sadece kendi soylarının devamı için değil, doğadaki besin piramidinin en temel tabakasını oluşturan çiçekli bitkilerin devamı için de kritik öneme sahip.

Peki bu bitkilere neden muhtacız?

Dünyamızdaki yaşam için zaruri olan saf enerji kaynağı güneş ışığı, yeryüzünde bazı bakteriler ve yeşil yapraklı bitkiler tarafından işlenerek besin maddelerine dönüştürülür. Yeşil yapraklı bitkiler, bu bitkileri yiyen canlılar için besin üretir. Otobur canlıları yiyen etoburların da bu gıda döngüsüne bağımlı olduklarını söylememiz sanırım yersiz. Özetle, yediğimiz bir lokma ekmek içinde bolca güneş ışığı var desek abartmış olmayız. Belki inanılması güç gelebilir ama bugün soframızı süsleyen ve bizleri besleyen gıdaların tamamını bu doğal döngüye borçluyuz.

Çiçekli bitkilerin (dolayısıyla koyun, keçi, inek gibi otoburların da) neslinin devamı, tohumdan tohuma döngünün tamamlanması ile olmaktadır. Bir bitki ömrü boyunca tohumundan çıkmakta, gelişmekte, çiçek açmakta –bu esnada bolca nektar üretmekte- , çiçek döllenerek meyve vermekte ve bu meyve de tekrar tohuma dönüşmektedir. Çiçeğin döllenmesi rüzgârla ya da tesadüfen olabildiği gibi büyük oranda yukarıda bahsettiğim, birlikte evrimsel dönüşüm mekanizması nedeniyle böcekler alemine bağımlıdır. Öyle bitki türleri vardır ki, belli bir böcek türü olmadığı durumda yaşamını sürdüremez.

Dünyada üretilen gıda maddelerinin yüzde 90 gibi yüksek bir oranı, yaklaşık 80 bitki türünden elde ediliyor. Bu bitki türlerinin yüzde 80’ine yakını ise arı tozlaşmasına ihtiyaç duyuyor. İnsan gıdasının üçte biri doğrudan veya dolaylı olarak arılara bağlı ve bal bunlardan sadece biri.

Tozlaşmaya gereken önem verildiğinde ayçiçeğinde yüzde 45-50, mera bitkilerinde, elma ve armutta yüzde 50-60, sebzelerde yüzde 75-90, kavun ve karpuzda yüzde 95-100’e varan ürün artışı sağlanabiliyor.

Peki bu kadar yaşamsal öneme sahip bir canlı türüne, biz akıllı canlılar olarak ne yapıyoruz?

Verdiğimiz zararın boyutlarını idrak edebilmek için arıların kovan içindeki sosyolojik yapılarına ve çiçeklerle ilişkilerindeki ekolojik çerçeveyi iyi bilmek gerekir, buralarda da henüz çözülmemiş pek çok gizem olduğunu söylemiş olalım. Bildiklerimizi bu yazıya sığdırmak çok zor. O nedenle 1927 basımlı Frisch’in Arıların Hayatı isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Kovanın bulunduğu nokta merkezde olmak üzere 6 km çaplık bir alanı tarayabilen bir bal arısının, kovanın konulduğu arazinin sınırlarıyla ilgilenmediğini anlamak zor değil. Dolayısıyla arıların sağlıklı bir şekilde yaşayabilmeleri için bulundukları coğrafyada çok çeşitli, bol nektarlı bitkiler, sağlıklı meralar, tarım kimyasalı kullanılmayan bir tarım biçimi, temiz su kaynakları gerekir.

Öte yandan, medeniyetimiz an itibariyle şu temeller üzerinde durmakta: Doğal bitki örtüsü ot ilaçlarıyla öldürülüyor, yanlış sulama, baraj yapımı gibi sebeplerle coğrafyaların su rejimleri bozuluyor, toprak sürme, gübreleme ve otlatmaya dayalı hayvancılığın bitmesi nedeniyle toprak tahrip oluyor, şehirleşme nedeniyle yaban alanları yok oluyor. Bunlara iklim değişikliğinin etkilerini de eklediğimizde gezegenimizin yaşam kaynaklarının hızla dara girdiğini anlamak zor değil.

Bütün gün uçarak nektar toplamaya çalışan bir bal arısının kilometrelerce mesafede bir damla nektar ya da polen bulamadığını ve kovana eli boş döndüğünü düşünelim. Koloninin açlıktan ölmesi çok uzun zaman almayacaktır. Zira bir bal arısının ömrü zaten günlerle sınırlıdır. Açlıktan ölümleri önlemek için arıcılar büyük oranda şekerli su ile arıları besler. Şekerli su, arıların karnını doyurmasını sağlar ve evet ondan da bal yaparlar ancak bin bir çeşitlilikte mineral, vitamin ve kim bilir daha ne gibi özel maddeler taşıyan nektardan mahrum kalırlar. Bu durum, başka birçok durumla (susuzluk, iklim değişikliği nedeniyle hava durumunun eski düzenini kaybetmesi gibi) birleşerek koloninin zayıflamasına neden olur. Parazitlere, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale gelirler.

Arıların beslenmesi için gezici arıcılık yapanlar kovanlarını daha yoğun tarım yapılan bölgelere götürür, bu nedenle kovanları oradan oraya taşırlar. Ömrü kısacık olan bir koloni bireyi için ne kadar stresli bir değişiklik olduğunu siz düşünün… Ve ne yazık ki bu stresin üstesinden gelmek için daha çok şekerli su, gıda katkı maddeleri, ilaçlar kullanılır.

Elbette konu bu kadar basit ve yüzeysel değil. Ama genel çerçevede insanlığın bal, polen, balmumu, ilaç hammaddesi ihtiyacını karşılamak için yönetmeye cesaret ettiği bu canlı grubunun fıtratına uygun davranmadığı ortada.

Hayret etmek istersek, şu bilgiler yardımcı olabilir: Bir kiloluk bir balın yapılabilmesi için, arıların dört milyondan fazla çiçekten nektar toplamaları gerekir. Bir işçi arı ömrü boyunca bir çay kaşığının 12 de biri kadar bal yapabilir. Bir kraliçe arı günde ortalama 1500 yumurta bırakır. Bal arıları saatte yaklaşık 24 km hızla uçabilir. Arılar saniyede 250 kez kanat çırpabilir. Bunu genellikle kovanı soğutmak ve balın suyunu buharlaştırmak için “yelpazeleme” amaçlı yaparlar…

Arılardan bahsetmek için saatler, sayfalar yetmez. Benim gibi çiçeği burnunda bir arı gözlemcisi için arıların en çok gözlenmesi ve ders çıkarılması gereken özelliği, kovan içindeki yaşamlarını nasıl idare ettikleri sanırım. Gezegenin yaşıyla karşılaştırdığımızda oldukça toy bir canlı olan insanın yoldan çıkmış bu halinde belki de en çok ihtiyaç duyduğu konuya, birlikte üretken yaşam konusuna pek çok cevaplar içerdiğini düşünüyorum.

Kaynaklar ve ilham verici okuma listesi:

Arıların Hayatı, Dr. Prof. K. V. Frisch
Bal Ormanı Eylem Planı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Arıcılık, Franz Lampeitl
Arı Kovanı Metaforu, Juan Antonio Ramirez

1 Yorum

YETERLİ GIDA TÜKETEBİLMEK İÇİN ZEHİRLENMEK GEREKMEZ!

Yazı: Bulut Aslan (Endüstri Mühendisi, araştırmacı), Yonca Demir (Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü öğretim üyesi)

Toprağı, suyu, diğer canlıları ve tohumları koruyan ekolojik yöntemler olmadan gıda güvenliğinden söz edilemez. Güvenilir gıda, gıdanın sürdürülebilirliği ve gıda güvenliği, sağlıklı toprak, su ve tohumlarla mümkündür, bu da uygulanan tarım yönteminin doğa dostu olmasına bağlıdır.

Konvansiyonel tarımda verimi artırmak için kullanıldığı söylenen pestisitler, herbisitler, suni gübreler ve hormonlar, toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği öldürüyor, insanları hasta ediyor, çiftçileri dünya piyasalarındaki dalgalanmalara karşı korumasız bırakıyor. Kısacası, gıda güvenliğimizi tehdit ediyor. Aşağıda yöntemini ve sonuçlarını özetlediğimiz matematiksel çalışmada görüleceği gibi (Aslan ve Demir, 2018), ekolojik tarım yöntemleriyle Türkiye nüfusunun tamamı rahatlıkla beslenebilir.

Konvansiyonel tarım, ekinleri büyütürken kimyasal gübrelerden faydalanır. İstenmeyen böcekleri ve bitkileri öldürmek amacıyla kullanılan bu kimyasallar, topraktaki diğer canlı organizmaları da öldürür ve toprak enkaza dönüşür. Bu yöntem aynı zamanda olumsuz bir kısır döngü yaratır: Azotlu gübre kullandıkça, aynı toprakta bir kez daha herhangi bir bitki yetiştirmek için daha fazla azotlu gübre kullanmak gerekir. Konvansiyonel tarım, aşırı sulama sonucu temiz yeraltı sularının azalmasına ve tarım kimyasallarının yağmur sularıyla akarsu ve denizlere taşınıp buralarda oksijensiz ölü alanlar yaratılmasına neden olarak su kaynaklarını da olumsuz etkiler.

Doğa dostu tarım yöntemlerinde ise çiftçiler, organik gübre veya kendi yaptıkları kompostu kullanır, biyolojik mücadele, kardeş bitkiler, doğru sulama ve mesafeli ekim gibi yöntemlerden faydalanır. Bu yöntemle işlenen topraklarda azot mineralizasyon potansiyeli daha yüksektir ve bitki hastalıkları daha az görülür. Ekolojik yöntemlerin uygulandığı tarlalarda daha fazla ve çeşitli mikroorganizma faaliyeti vardır. Bu durum pozitif bir döngü yaratarak toprağın daha fazla karbon ve azot içermesine sebep olur. Toprak, aşırı yağış dönemlerinde daha fazla su tutabilir, erozyona karşı daha dirençli hale gelir,  daha az sulama gerektirir ve kuraklık dönemlerinde konvansiyonel yöntemlerle işlenmiş toprağa göre daha verimlidir.

İklim değişikliğinin etkisini artırdığı aşırı iklim koşullarında, dünyanın beslenmesini sağlıklı ve çevreye en az maliyetle sağlamak için çözüm teşkil edecek doğa dostu alternatiflerde; organik tarım, onarıcı tarım, doğal tarım (Fukuoka, 1978), permakültür, biyodinamik tarım gibi çok sayıda yöntemden söz edilebilir.

Sağlık açısından riskler!

Konvansyionel ve doğa dostu… Bu iki tarım modeli, halk sağlığı açısından da büyük farklılıklar gösteriyor. Organik ürünlerde daha yüksek antioksidan, daha az kadmiyum ve daha seyrek olarak böcek ilacı kalıntısına rastlanıyor. Endüstriyel tarımın yarattığı sağlık sorunları arasında kalp hastalıklarında artış, üretimde aşırı antibiyotik kullanımı sonucu bu ilaçların tıpta etkili kullanımının tehlikeye atılması, aşırı pestisit kullanımı sonucu tarım işçileri ve tüketicilerde artan kanser vakaları ve tarım kimyasallarının yarattığı hormonal ve üremeyle ilgili problemler sayılıyor.

Birçok bilimsel yayında, organik tarımın, verim açısından konvansiyonelle yarıştığı, özellikle kuraklık dönemlerinde daha iyi bir performans sergilediği belirtiliyor. Gelişmiş ülkelerde önemli bir verim farkı bulunamazken, gelişmekte olan ülkelerde organik tarım veriminin konvansiyonelden daha yüksek olduğu gözlemlenmiş. Organik tarım yapan çiftliklerin, iki yıllık geçiş sürecini atlattıktan sonra, girdi maliyetlerinin daha düşük olması ve ürünlerini daha yüksek fiyata satabilmelerinden dolayı daha kârlı olduğu belirlenmiş. Fiyatların yüksek olması çiftçilerin emeğinin karşılığını almalarını sağlarken, aynı zamanda tüketicilerin erişimini zorlaştırdığı için eleştiriliyor. Ankara’da Doğal ve Bilinçli Beslenme Grubu’nun kurucularından Ceyhan Temürcü, zehirli kimyasallar kullanılmadan üretilen “gerçek” gıdaların düşük nitelikli endüstriyel gıdalar kadar ucuz olmalarının beklenemeyeceğini çünkü endüstriyel üretimde maliyetlerin dışsallaştırılmış olduğunu söylüyor. Maliyetlerin başkalarının üzerine yıkılması; doğanın sömürülmesi, gıda ve tarım sektöründeki çalışanların sömürülmesi ve maruz kaldıkları sağlık sorunları, dolayısıyla sağlık harcamaları yoluyla tüketicilerin sömürülmesi şeklinde oluyor.

Dünyada çiftçilerin yaşadığı ekonomik sorunların kökünde büyük ölçekli ve monokültür sistemler yatıyor. Küreselleşme sonucu özellikle fakir ülkelerdeki devlet denetiminin kaldırılmasıyla küçük çiftçiler, dünya girdi ve çıktı piyasalarındaki dalgalanma karşısında korumasız kaldı. Bu güvencesizlik sonucunda toprak ve işgücü metalaştı; küçük çiftçiler tarım dışı alanlarda iş aramaya itildiler. Bu durumu konvansiyonel tarımda sıklıkla görüyoruz.

Öte yandan, doğaya ve toplumsal bütünlüğe saygılı üretim, organik sertifikalı tarımın felsefesinde yer alıyor ancak büyük ölçekte ve monokültür şeklinde yapıldığında organik sertifikalı üretimin de çevreye olumsuz etkileri olabiliyor.

Güvenilir gıdaya ulaşmak ve gıda güvenliğini sağlamak için tüketicilerin, gıda üretim süreçleriyle bağlarını güçlendirmeleri, tüketici örgütlenmesine ağırlık vermeleri, duyarlı üreticilerle dayanışmaya gitmeleri, güven duyulan üreticilerin ürünlerine aracısız ulaşmaya çalışmaları ve hatta üretimin bir parçası olmaları gerekiyor.

Ekolojik tarım Türkiye’yi besler

Çoğunlukla büyük ilaç ve tohum şirketlerinin sesini duyuran ve araştırmaları bu şirketler tarafından fonlanan konvansiyonel tarım taraftarlarının temel argümanı, “Başka türlü dünyayı besleyemeyiz, bu kimyasalları ve genetiği değiştirilmiş organizmaları kullanmak zorundayız” şeklinde. Ekolojik yöntemlerin benimsendiği tarımın veriminin düşük olduğu, dünyayı beslemek için çok fazla alana ihtiyaç duyulacağı ve ormanların kesileceği; dolayısıyla, konvansiyonel tarımın daha çevreci olduğu dahi iddia edilebiliyor. Günümüzde açlık sorununun asıl sebebinin yetersiz üretim değil, gıdaya erişim ve adaletsiz gelir dağılımı olduğu açık; gıda israfı ve hatalı beslenme alışkanlıkları da sorunu artırıyor. Konvansiyonel tarımın ve bunun dağılım biçiminin dünyayı besleyemediğinin çok açık olduğunu söyleyen, -yakın zamanda aramızdan ayrılan- Permakültür uygulamacılarından Whitefield, özünde yenilenebilir olmayan kaynakların kullanımı ve verimli toprak kaybı olan bu sistemin krizlerine işaret ediyordu. Whitefield, organik tarımdan da ileri giderek, permakültürün dünyayı beslemek ve sürdürmek konusunda anlamlı bir seçenek olduğunu söylerken, hem toplumsal hem de tarımsal gelişimin yönünün değişmesinin şart olduğunu da eklemişti.

”Ekolojik tarım Türkiye’yi besler” konulu çalışmamızı, “dünya nüfusunu besleyebilme” tartışmasına matematiksel bir katkı sunmak amacıyla yaptık. En gelişmiş optimizasyon yöntemlerinden doğrusal programlamayı kullanarak Türkiye için organik tarım planlaması yaptığımız modelde temel değişkenler, her ilde, orada yaşayan insan ve hayvan nüfusunun gıda ihtiyacını karşılayacak şekilde hangi üründen ne kadar üretilmesi ve hangi hayvan türünden (yerel ırk süt ineği, melez besi sığırı, yumurta tavuğu, vs.) kaç tane yetiştirilmesi gerektiğini temsil ediyor.

Bir il, kendi ihtiyacından fazla üretim de yapabiliyor, fazla üretim kendine yetmeyen başka bir ilin ihtiyacını karşılamak üzere gönderiliyor; bu durumun hesabı nakliye miktarını temsil eden değişkenler tarafından tutuluyor. Modeldeki kısıtlar her ilde var olan ekilebilir alanı kullanarak üretim yapılmasını sağlıyor. Eğer üretim ve nakliye yeterli değilse uygun değişkenler yoluyla eksik gıda miktarı kaydediliyor. Modelin amacı gıdanın kat ettiği toplam yolu ve herhangi bir ilde eksik kalan gıda miktarını en aza indirmek. Veri toplama aşamasında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) sayfalarından yapılan sorgulamalarla her bölgenin nüfus ve ekilebilir alan bilgilerine, bitkisel üretim istatistiklerini kullanarak konvansiyonel verim bilgisine ulaştık. Bu verim değerlerini Seufert vd. (2012) çalışmasında önerilen oranlarda düşürerek organik tarım verim değerlerini belirledik. Hayvancılık ile ilgili verileri Et ve Süt Kurumu belgeleri ve organik çiftliklerden edindik. Toplamda 81 il, 106 farklı bitkisel ürün, 12 farklı taze ot (yonca, fiğ, yulaf, vb.) ve 4 hayvansal ürünü (sığır eti, inek sütü, yumurta ve tavuk eti) hesaba kattığımız modelin yaklaşık 950 bin değişkeni ve 40 bin kadar kısıtı olup günümüz bilgisayarlarında yarım dakikada çözülebiliyor.

Mesafeler hesaba katılınca model, kendine yetmeyen illere, üretim fazlası olan en yakın illerden ürün transfer ediyor. Haberler iyi: Türkiye organik tarım şartlarında kendisini besleyebiliyor.

Çalışmada, günlük 2300-2400 kcal enerji içeren dengeli mönülerle Türkiye nüfusunu besleyebilmek için ekilebilir alanların yüzde 54’ünün (kişi başı 1,78 dönüm)[1] organik tarım şartları altında yeterli olduğunu gösterdik. Hayvansal gıdaları eklediğimizde ise ekilebilir alanların yüzde 63’ü (kişi başı 2,06 dönüm) yeterli oldu. Örneğin kişi başı sadece 0,051 dönüm ekilebilir alan düşen İstanbul’un gıda ihtiyacının büyük kısmı vejetaryen mönüde Marmara bölgesindeki illerden gönderilmek suretiyle karşılanıyor; ancak hayvansal ürünler planlamaya katılınca, Doğu Anadolu gibi uzak bölgelerden ürün getirtmek gerekiyor. Hayvansal ürünleri modele kattığımızda, bireylerin aldığı kaloride yüzde 3’lük bir artışın, ekilebilir arazi kullanımında yüzde 17’lik bir artışa sebep olduğuna şahit olduk.

Bu sonuçlar, vejetaryen beslenmenin hayvansal gıdalar içeren bir diyete kıyasla daha az kaynak tükettiğini doğruluyor. Optimizasyon algoritması, hayvancılıkta yerel ırkların meralarda otladığı, hava ve ot şartları elvermediği dönemlerde de yaz sonu kesilmiş kurutulmuş otlarla beslendiği ekstansif üretimi mümkün olduğunca tercih etti, ancak meraların yetmediği noktada, melez ırkların tahılla beslendiği entansif hayvancılığa yöneldi. Bu da entansif hayvancılık yönteminin aslında daha fazla girdi kullanarak daha az çıktı üreten bir sistem olduğunu gösterdi.

Şiddetli kuraklık sonucunda İç Anadolu’nun tarım yapılamaz bir duruma düştüğü bir senaryoyu da test ettik. Tarımsal anlamda şanslı bir konumu olan ülkemiz, bu zor şartlar altında dahi kendini organik tarım ürünleriyle besleyebiliyor ancak bu senaryoda ekilebilir alanların yüzde 88’i kullanılıyor (kişi başı 2,90 dönüm) ve geri kalan toprakların çoğu nadas alanı. Bu sonuç “varsın kuraklık olsun” şeklinde anlaşılmamalı, daha ziyade doğa dostu tarımın, aşırı iklim koşullarında, çevreye zarar vermeden ve gelecek kuşakları zor durumda bırakmadan dünyanın beslenmesini sağlayabilecek ve hatta toprak üzerinde onarıcı bir etki yaparak, küresel iklim değişikliğinin hızını yavaşlatabilecek bir alternatif olduğuna işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütüne göre (FAO), dünyada kişi başı 2,18 dönüm ekilebilir alan bulunuyor. Aldığımız sonuçlardan anlaşılacağı gibi, sadece Türkiye nüfusunu değil dünyayı da tamamen ekolojik yöntemlerle yetiştirilmiş tarım ürünleriyle besleyebilmek için yeterince ekilebilir alan vardır. Tamamen doğa dostu tarıma geçmiş bir Türkiye, hem kendi halkını sağlıklı bir şekilde besleyerek gıda güvenliğini sağlamış bir ülke olabilecek, hem de fosil yakıt tüketimini azaltmış ve sürdürülebilirliğe katkıda bulunmuş olacaktır.

KAYNAKÇA:

Acs, S. vd. (2007) “Conversion to organic arable farming in The Netherlands: A dynamic linear programming analysis”, Agricultural Systems, 94:405–415.

Aslan, B. ve Demir, A.Y. (2018) “Organic Farming Suffices to Feed a Country: a Large-Scale Linear Programming Model to Develop an Organic Agriculture Plan for Turkey”, Sustainable Agriculture Research  7(1): 118–136.

Altieri, M.A. ve Rosset, P. (1996) “Agroecology and the conversion of large-scale conventional systems to sustainable management”, International Journal of Environmental Studies 50: 165–185.

Badgley, C. vd. (2007) “Organic agriculture and the global food supply”, Renewable Agriculture and Food Systems, 22(2):86–108.

Barański M. vd. (2014) “Higher antioxidant and lower cadmium concentrations and lower incidence of pesticide residues in organically grown crops: a systematic literature review and meta-analyses”, British Journal of Nutrition, 112(05): 794–811.

Drinkwater, L.E. vd. (1995) “Fundamental differences between conventional and organic tomato agroecosystems in California”, Ecological Applications, 5(4): 1098–1112.

Erzincanlı, H.O. (2013) Organik Ötesi Tarım, Yeni İnsan Yayınevi, İstanbul. (Türkçe)

Keim, B. vd. (2013) “The Age of Plenty.” IEEE Spectrum,  50 (6): 1-3.

Keyder, Ç. ve Yenal, Z. (2011) “Agrarian change under globalization: markets and insecurity in Turkish agriculture”, Journal of Agrarian Change 11(1): 60–86.

Liebig, M.A. ve Doran, J.W. (1999) “Impact of organic production practices on soil quality indicators”, Journal of Environmental Quality, 28: 1601–1609.

Mollison, B. (1991) Introduction to permaculture, Tagari Publications, Tasmania.

Mulvaney, R.L. vd. (2009) “Synthetic nitrogen fertilizers deplete soil nitrogen: a global dilemma for sustainable cereal production”, Journal of Environmental Quality, 38: 2295—2314.

Pimentel, D. vd. (2005) “Environmental, energetic, and economic comparisons of organic and conventional farming systems”, BioScience 55(7): 573—582.

Reganold, J.P. ve Wachter, J.M. (2016) “Organic agriculture in the twenty-first century”, Nature Plants, 2: 1-8.

Whitefield, P. (2016) “Can permaculture feed the world?”, Permaculture, http://www.permaculture.co.uk/articles/can-permaculture-feed-world Erişim 1 Mart 2016.

[1] Türkiye’de 2013 yılı itibariyle kişi başına düşen ekilebilir arazi 3,3 dönümdür. TÜİK, 2013, İstatistiklerle Türkiye.

Fotoğraflar: Jade Çiftliği, Şaban Burhan Çiftliği
0 Yorum

TARIM İLAÇLARI… BİR ZAMANLARIN UMUDU NASIL KABUSA DÖNÜŞTÜ?

Röportaj: Oya Ayman

 

İkinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan kıtlıkta, meyve ve sebzelere dadanan böcek ve hastalıkları yenmede etkili olduğu için bir zamanlar “hayat kurtaran” ilaçlar günümüzün kabusu haline geldi. Sürekli antibiyotik ya da ağrı kesici almanın bedende yol açtığı tahribat gibi tarım ilaçları da doğada ciddi tahribata yol açıyor.

Örneğin DDT harp yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaçtı. Ancak zamanla vücutta biriktiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde  DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.

DDT’den beri tarım ilaçlarının aslında hiç de masum olmadığını anladık. Piyasadaki tarım ilaçlarının etkileri sorgulanırken, yasaklanmış DDT’nin halen bazı yerlerde kaçak olarak kullanılması durumun vahametini ortaya koyuyor. Sakarya Üniversitesi’nin yaptğı bir araştırma, DDT kullanımının devam ettiğini ortaya koyarken, geçen Mart ayında Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı köylerde DDT kullanımını belgeleyen fotoğraflar yayımlandı. Yasa dışı yollardan satıldığı belirtilen DDT’yi etiketsiz ambalajlar içinde satın alan köylüler, kendi yiyecekleri patatesi toprağa ekerken bitkinin köklerine zarar veren böceğe karşı kül ile karıştırıp kullanıyordu.

Yüzyılın başında harika yağ diye sunulan trans yağların da aynı şekilde ne kadar zararlı olduğu anlaşıldı. 2000’li yıllarda sağlığın en büyük düşmanı olarak görülen trans yağlar pratik bir amaç için üretilmişti; sıvı yağlara hidrojen katılarak bu yağların raf ömrü uzatılıyordu. Ancak araştırmalar doğada var olmayan bu kombinasyonun sağlığa beklenmedik olumsuz etkileri olduğunu, kötü kolesterolü yükselttiğini ve kalp hastalıkları riskini artırdığını ortaya koydu. Büyük fast food zincirleri bile, trans yağları ürünlerinden temizleme yarışına girdi. 2006 yılında ABD’deki gıda üreticileri, ürünlerinin içindeki trans yağ miktarını paketlerin üzerinde belirtmek zorunda kaldı.

Bu konuda başka bir örnek de gıda boyaları ile ilgili: 1970’lerde her yerde bulunabilen gıda boyalarından biri olan Kırmızı Boya No.2, Sovyet bilim insanlarının bu maddeyle kanser arasında bir bağlantı bulduklarını duyurmasıyla bir anda piyasadan çekildi.

Son yıllarda yapılan çok sayıda araştırma meyve, sebze ve tahıllardaki ilaç kalıntılarının beslenmeye yoluyla doğrudan sağlığımızı etkilerken, toprak, su ve havayı da kirleterek solucanları, arıları, balıkları, kelebekleri, kuşları da hasta ederek öldürdüğünü ortaya koydu. Artık pestisitlerin (tarım ilaçlarının) sağlık, çevre ve gıdanın sürüdürülebilirliği, dolayısıyla gıda güvenliği ile doğrudan ilgili olduğu biliniyor.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü emekli öğretim üyelerinden Prof.Dr. Nafiz Delen bu kimyasal bileşiklerin zehirli etkilerini, bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldıklarında yiyeceklerimizde bıraktıkları kalıntılar yoluyla yapabildikleri gibi, yeraltı sularına ve soluduğumuz havaya bulaşarak da oluşturabildiklerini söylüyor. Bu kimyasallar sağlıklı gıda üretimi için gerekli temiz toprak, temiz su ve biyolojik çeşitliliğini devamlılığını  ve gıda güvenliğini tehdit ediyor.

Tarımda kullanılan kimyasalların etkileri konusunda çok sayıda çalışması bulunan Prof.Dr. Delen tarımda kullanılan kimyasalların sağlığa ve doğaya etkileri konusunda sorularımızı yanıtladı:

Günümüzde tarımda istenmeyen böceklere, yabancı otlara, hastalık etmenlerine karşı yaygın olarak kullanılan pestisitler, yani tarım ilaçları sağlığımızı nasıl etkiliyor?

Pestisitlerin söz konusu zehirli ya da toksik etkileri kabaca iki biçime ayrılabilir: Akut ve kronik toksite. Akut toksitenin anlamı, tek dozda alım sonrası, çok kısa süre içinde (dakika ya da saat ile belirtilen bir sürede) zehirlenme belirtilerinin görülebilmesidir. Kronik toksite ise, birden fazla dozda alım sonrası, uzun sürede (haftalar ya da yıllar sonra) zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkabilmesidir.

Bu ilaçların kanserlerin artmasında mutlaka etkisi var. Ama bugün hiçbir tarım ilacı için yüzde yüz kanser yapıcıdır diyemiyoruz. Mutlaka epidemiyolojik çalışmaların da yapılması gerekir. Sigarada bunu bilmek kolay… Her  doktor  hastasına, sigara içip içmediğini soruyor, oradan sigara içmenin hangi hastalıklarla ilişkili olduğu zaman içinde anlaşılıyor; ama yediğiniz marulda hangi tarım ilacının ve ne oranda bulunduğunu bilmiyorsunuz ki? Ya da falan fabrika dumanının kanser yapıcı olduğunu o dumana maruz kalanların sağlık durumlarına bakarak söyleyebilirsiniz ama tarım ilaçlarını insanlara verip de deneme yapamazsınız. Bir tek o ilaca sürekli maruz kalanlarda, örneğin o ilacın üretiminde, deposunda çalışanlarda çıkan hastalıkları değerlendirerek bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Ama o örnekler de oldukça yetersizdir.

Tarım ilaçlarının bütün türleri toksik etkilere yol açıyor mu? Örneğin böcek öldürücü (insektisit) olarak kullanılan ilaçlar ne tür toksik etkilere yol açıyor?

Organik fosforlu insektisitlerden dimethoate, chlorpyrifos–ethyl (şu anda yasaklanma sürecinde olsa da), chlorpyrifos–methyl ve malathion ülkemizde yaygın olarak kullanılıyor. Bu bileşiklerin dördü de akut toksite riski taşıyor. Sinir sistemini etkileyerek felçlere yol açıyor. Bu bileşiklerden malathion daha düşük zehirlilikte olsa da, vücuttaki parçalanma ürünü olan malaoxon, malathion’a oranla çok daha yüksek zehirlilik içeriyor. Akut zehirlilik açısından, karbamat grubu üyesi ve sistemik (bitki tarafından alınan ve taşınan) özellikteki ve günümüzde pamukta ve tütünde kullanım izni olan methomyl de oldukça riskli bir insektisit.

Chlorpyrifos–ethyl’in insanlarda endokrin (iç salgı bezleri) sistemini etkileme olasılığı var. Bu nedenle söz konusu insektisitin kullanımı, ülkemizde yasaklanma aşamasındadır. Chlorpyrifos–ethyl gibi ülkemizde yoğun kullanılan insektisitlerden cypermethrin’in yanı sıra; abamectin, bifenthrin, cyfluthrin, dimetoate, esfenvalarete, fenbutatin oxide, imidachloprid, malathion, methomyl, phosmet de insanlarda endokrin sistemini etkileyebiliyor. Aynı etkiyi gösteren ve bundan 5 yıl önce tarımda kullanılan oaxmyl ve propargite ise yasaklandı.

Önemli ve oldukça geniş bir grup olan sentetik piretroidler ise sinir sistemini etkileyebilen insektisitler. Diğer yandan, toprak altı zararlılara karşı da önerilen chlorpyrifos–ethyl, yeraltı sularını da kirletebiliyor.

Peki bitki hastalıklarına karşı kullanılan fungisitler?

Fungisitler içinde ülkemizde yoğun olarak kullanılanlardan bakırlı bileşikler, bir ağır metal olan bakırı içeriyor. Bunlar toprakta birikebiliyor ve toprağın verimliliğini etkiliyor. Yoğun bakır alımının insanlarda kan ve karaciğer üzerinde olumsuz etkileri var. Yine ülkemizde yoğun kullanımı olan dithiocarbamate grubu fungisitlerden, mancozeb, maneb ve metiram’ın parçalanma ürünü olan ethylenethiourea (ETU) ve propineb’in parçalanma ürünü propylenethiourea (PTU) tiroid kanseri yapabilme riskinde olan bileşikler. Dithiocarbamate grubu üyesi thiram ise, teratojenik (doğum kusuru oluşturma) ve mutasyon yapıcı riske sahip. Ülkemizde kullanım izni olan, dithiocarbamete grubundan  ziram ve thiram ile ETU ve PTU da, genetik zararlara yol açabiliyor. Ayrıca, bu fungisitlerin yer altı sularına geçebilme riskleri var.

Bir de ot öldürücü ilaçları, yani herbisitler var…

Fungisitler gibi, herbisitler de çoğunlukla kronik toksiteye yol açabilen bileşikler.

Ülkemizde yoğun tüketilen herbisitlerden olan 2,4–D’nin, sentezlenme aşamasında, zehirli ve kanser yapıcı olarak bilinen dioksinlerle bulaşabilme riski var. Bu nedenle gelişmiş ülkelerde, örneğin ABD’de, üretilecek 2,4–D’li preparatların dioksinlerden arındırılmış olma zorunluluğu bulunuyor. Ancak Türkiye’de böyle bir koşul yok. Örneğin, emsalden ruhsatlandırmada, ruhsatlandırılacak tüm emsal preparatların (insektisit, fungisit, herbisit gibi) orijinali ile aynı formulasyonu ve etkili maddesinin aynı fiziksel kimyasal özellikleri taşıması isteniyor. Buna karşın preparatın dolgu maddesi ya da yardımcı maddeleri konusunda bir koşul bulunmuyor. Yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, ülkemizde tüketilen 2,4–D’li preparatların dioksinlerle bulaşık olabilme kuşkusu bulunuyor.

Ülkemizde yoğun kullanılan herbisitlerden olan 2,4–D, glyphosate, linuron, metribuzin , endokrin sistemini etkileyebilecek herbisitlerden…

US EPA’ya (ABD Çevre Koruma Örgütü) göre, dioksinler kalıcı ve birikim yapabilen bileşikler. Yine aynı kaynak, 2,4–D’nin soluduğumuz havayı da kirletebileceğini bildiriyor.

Tarım ilaçlarının su ve toprakta neden olduğu kirlilik kalıcı bir kirlilik mi?

Tabii ama bunu yapan bugün çok sayıda ilaç var.  Örneğin toprak tarafından tutulmayan ilaçların yer altı sularını kirletme riski bulunuyor. ABD’de Avrupa’da böyle pestisitlerin su kaynaklarının olduğu yerlerde kullanımı konusunda kurallar getirilmiştir. Türkiye’de ise böyle bir kural yok. Yurt dışında tarım ilaçlarının kullanımında ciddi yaptırımlar konmuş. Mesela Belçika’da en çok seraların olduğu yerin ortasında kalıntı analiz laboratuvarı var. Domates yeşilken çiftçi laboratuvara götürüyor ve hangi ilaçları attığını da liste olarak veriyor; laboratuvar örnekleri analiz ediyor, bu analize göre hasatı ne zaman yapabileceğini söylüyor ve hasata kadar da hangi ilaçları kullanabileceğini belirtiyor. Ve çiftçi bunun için para ödüyor. Hasat başladığında o laboratuvarın elemanları geliyor ve tesadüfi örnekler alıyor. Eğer kalıntı bulunursa ya da çiftçi analizini yaptırmadıysa ya da öneri dışı hareket ettiyse ciddi cezalar veriliyor. Örneğin bir sera ( yaklaşık 7 dekar) bütün ürününü satsa o cezayı ödeyemiyor, o kadar büyük cezaları söz konusu.

Amerika’da bir brokoli tarlasına girdik ve brokoliler olmuştu, kısa zamanda hasat edilmezse bozulma riski vardı. Çiftçiye neden hasat etmediğini sordum. Örnekleri FDA’ya (tarım ilaçları konusunda ABD’nin yetkili kuruluşu) gönderdiklerini, onlardan haber gelmeden toplayamayacaklarını söyledi. Çünkü topladığı üründe kalıntı çıkarsa, elde ettiği kazançtan daha büyük para cezaları ödemek durumunda kalacaktı.

Türkiye’de durum ne?

Türkiye’de daha çok ihracata dönük kontroller var. İç piyasaya dönük kontrol daha az. Tarım ilacı uygulanan arazilerindeki su kaynaklarının konumu veya ilaçların toprağı kirletmesi meselesi ise hiç dikkate alınmıyor.

Ama toprak ve su kirliliği de insan sağlığını doğrudan etkiliyor.

Tabii. Ama ne yazık ki onlara bakılmıyor. Kendi yediğimiz ürünlerde hangi ilaç kalıntısı, ne oranda var, bunları bilmiyoruz. Bakanlık bu konuda analiz yapıyoruz diyor ama sonuçları açıklamıyor, bilmiyoruz. Örneğin, AB her hafta sınırlarından giren tarım ürünlerindeki tüm olumsuzlukları, ülke adı da vererek hızlı alarm sistemi aracılığı ile duyuruyor.

Geçmişte bir kongre için bildiri hazırlıyorduk ve üniversitenin kalıntı analiz laboratuvarında çalışan arkadaşlarımızın da bildiriye katılmalarını istedim.  Şu yıl şu kadar domatesten, elmadan ne kadar kalıntı çıktı, ne kadarı limitler altında, ne kadarı limitler üzerinde, bize vermelerini istedik. Veremediler. Bakanlık bunu vermelerini istemezmiş. Alaşehir’de bir kalıntı analiz laboratuvarı var. Onlara rica ettik. Kusura bakmayın, veremeyiz dediler… Yediğimiz üründeki kalıntıyı bilemezken, toprakta ya da suda durumun ne olduğunu bilmek sanırım ki olanaksızdır.

Neden yapıyorlar peki bu analizleri?

İhracat yapanların ürünlerini analiz ediyorlar, zaman zaman da tarlalardan örnek alınıyor ya da siz mesela meraklısınız, istediniz, ona bakıyorlar. Sonuçları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na iletiyorlar. Ama bakanlık sonuçları paylaşmıyor.

Son zamanlarda Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir heribisitin etken maddesi olan glysophate’in kanser yapma riski bulunduğu kanıtlandı. Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer) glyphosate’in insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı. Buna karşın ilaç Türkiye’de yasaklanmıyor, hatta AB Çevre Koruma Ajansı sebzelerde izin verilen glyphosate kalıntı miktarını artırıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

İşin resmi yanı şu: Bazı araştırmalara dayanarak, kalıntının belli bir limit üzerinde zararlı olmadığını araştırmalara dayalı biçimde saptadıklarında, kalıntı limitini yükseltebiliyor ya da aksi durumda düşürebiliyorlar. Burada en fazla üzerinde durulan konu, iç salgı bezlerine etkisi oluyor. Örneğin tiroid bezi tarafından salgılanan hormonlara etkisi varsa kalıntı limiti düşürülebiliyor, hatta yasaklanabiliyor.

Glyphosate kalıntısının en ciddi yanı GDOlu ürünler açısındandır. Çünkü bir çok GDO’lu ürüne total herbisit dediğimiz tüm yeşil bitkileri öldüren glyphosate’e dayanıklılık geni aktarılıyor. Örneğin mısıra, pamuğa glyphosate’e dayanıklılık geni aktarıyorlar. Tarlaya glyphosate atıldığında sadece mısır ya da pamuk bitkileri etkilenmiyor ve diğer bütün otlar ölüyor. Bu nedenle glyphosate GDOlu ürünlerde çok kullanılıyor. Türkiye’de GDOlu ürünlerin ekimi/dikimi yasak ama yurt dışından, özellikle Amerika’dan, Çin’den Hindistan’dan vb yerlerden gelen ürünlerde kim bilir ne var, bilmiyoruz. Glyphosate yeşil tüm bitkileri öldürdüğü için, sebzelerde bir kalıntı riskinin olmadığını düşünüyorum. Odunlaşmış kısımlardan alınmadığından meyve ağaçları tarafından da alınamıyor. Odunlaşmamış meyve gövdelerinin olduğu tarlalarda, glyphosate gövdeye değerse, ağaca da zarar verir.

Tarım ilaçlarından en çok etkilenenler çiftçiler. Buna rağmen kullanmaya devam ediyorlar…

En büyük problem tarım ilacı yapanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin 2,4-D adlı ilaç buharlaşabiliyor ve bunu uygulayan çiftçilere solunum yoluyla geçiyor. Bizim Ege Üniversitesi Dişçilik Fakültesi ile birlikte bir araştırmamız oldu: Diş hekimleri İç Anadolu’nun kırsalından gelen çocuklarda bu ilacın verdiği diş zararlarını görmüşler. Özellikle bu ilaç buğdayda sorun olan geniş yapraklı yabancı otlara karşı kullanılıyor, ilaçlamaları kadınlar da yaptığı için sütlerine oradan da bebeklerine geçebiliyor. Biz 2,4-D ile farelerde belli dozlarda çalışma yaptık. Onların dişlerinde de aynı olumsuzlukları gördük. Daha sonra aslında dişlere zarar verenin ilacı kendisinin olmadığını, imalatı sırasında 2,4-D’ye karışabilen dioxinler olduğunu anladık. 2000 yılı öncesinde zamanın Tarım Bakanı’na o sonuçları bildirdik ama hiç bir cevap alamadık. 2,4 D hâlâ kullanılıyor ve sanıyorum ki, risk devam ediyor. Örneğin çimde kullanılıyor… Bu kullanımdan  sonra çocuklar o çimde oynarsa zarar görme olasılığı var.

2,4-D savaşta kimyasal silah olarak kullanılmıştı değil mi?

Bu ilaç, geniş yapraklı bitkileri öldürüyor, dar yapraklı bitkilere bir zararı olmuyor. 2,4- D’yi ve ülkemizde yasaklı olan türevi 2,4,5-T’yi ABD’liler Vietnam savaşı sırasında Vietkongluların saklandığı ormanlardaki ağaçların yapraklarını döktürmek için kullandılar. Bu nedenle bu ilaca maruz kalan insanlarda ciddi kalıcı hastalıklar ortaya çıktı.

Peki bu ilaçların bu kadar zararlı olduğu biliniyor, neden yasaklanmıyor?
Yasaklamalar konusunda çok dikkatli olmak lazım. Yerine konacak alternatifi yoksa ve ülke koşullarında, sağlığa ve çevreye zarar verecek bir konumda değilse yasaklama konusunu iyi değerlendirmek gerek. Alternatifi olmadan pestisitler yasaklandığında bu kez üretici kendi bildiğini, ruhsatsız ve daha tehlikeli ilaçları kullanıyor.

Tarım ilaçlarını çok bilinçli ve kontrollü kullanmak gerekiyor. İlaç deniyor ama bunların aslında zehir olduğunun farkına varılması lazım. İnsanlar için verilen ilaçları da bilinçsiz kullandığınızda zarar verir. Tarım ilaçları da öyle. Ama tarım ilaçlarının bir özelliği var: Diyelim, siz hiç almamanız gereken bir antiyobitiği alıyorsunuz ve bundan bir zarar görüyorsunuz, bu zarar sizi ilgilendirir. Ama 20 dekarlık tarladaki domatese atılmaması gereken bir pestisiti uyguladığınızda bu ürünü yiyen herkes, yüzlerce kişi, hem de bilmeden etkileniyor. Sadece insanlar değil, toprak, yararlı böcekler, su varlığı, hepsi etkileniyor. Yani istemediğiniz otları temizleyeyim ya da zaraklı böcekleri öldürelim, hastalıkları önleyelim derken, insan dahil binlerce canlıda ciddi bir kirlilik ve hastalığa yol açabiliyorsunuz.

Eskiden bu ilaçlar yoktu. Doğa dostu tarım yapan çiftçiler toprağı zenginleştirerek bitkilerin sağlıklı olmasını ve biyolojik mücadele yöntemlerini  benimsiyorlar. Kullandıkları biyolojik ilaçların bir kısmı yurt dışından geliyor. Oysa Anadolu çiftçisinin kullandığı geleneksel bazı preparatlar var. Bunlar bizim araştırma laboratuvarlarımızda geliştirilemez mi ?

Olabilir tabii. Ama doğal olarak bunları bitkilerden elde etmenin ekonomik olacağını da sanmıyorum. Belki özel kullanımlar ya da küçük alanlar için düşünülebilir. En geniş böcek öldürücü ilaç gruplarından biri olan sentetik pretroitler, bitkiden elde edilmiş pretrumun sentetik türevleridir. Ama doğal pretrumu yaygın kullanabilmek için o bitkileri çok geniş alanlarda üretmek ve sonra da bitkilerden pretrumu ekstrakte etmek lazım. Etkinliği ne kadar, araştırmak gerek. Yoğun tarımda verim çok önemli. Yani yüzde 50-60 etkili bir ilacı piyasaya süremezsiniz. Burada yapılması gereken şey etkililiği sadece ilaçlarla değil, diğer savaşım yöntemleriyle birlikte sağlamak, ki buna modern bitki korumada entegre hastalık ve zararlı yönetimi demekteyiz. Bu yolla, tarım ilaçlarının hem kullanımı azaltılmış olur ve hem de zehirli etkilerinin önlenmesi sağlanır. Bu yöntemler arasında, toprağın zenginleşmesi, sulama düzeni, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitlerin kullanılması gibi yollar bulunmaktadır. Yalnızca ilaçlı savaşımla sorunların çözülmesinin modern bitki korumada yeri yoktur.Örneğin, Türkiye’de toprağın iyileştirilmesine yönelik fazla bir şey yapılmıyor. Çok az yerde yeşil gübreleme, hayvan gübresi kullanımı vs. var. Pestisit kullanımı dışındaki önlemlere de fazlaca başvurulmuyor. Entegre savaşım yöntemine uygun uygulamaların artması zehire olan ihtiyacı azaltır. Burada üzerinde durulması gereken diğer çok önemli bir konu var. Tarım ilacı olarak bazı mikroorganizmalar da kullanılabiliyor. Bunlardan bazıları Bakanlıkça ruhsatlı olmayan ilaçlar. Böyle mikroorganizmaların insan patojenlerini de içermesi söz konusu. Bu nedenle, AB’de, ABD’de yoğun çalışmalar sonrası bu ürünler piyasaya çıkıyor. Bunun için, Bakanlıktan tarım ilacı olarak ruhsatlanmamış mikroorganizma içeren ilaçları kullanmak büyük riskler getirebilir.

Bu bir politika değişikliği gerektirmiyor mu? Daha az sentetik tarım ilacı kullanmak için bu strateji değişikliği olamaz mı?

Elbette. Ama bunun için çok bilinçli çalışmak gerek. Türkiye’de tarım ilacı kullanımının artmasına neden olan şeylerden biri de hastalık yapan mikroorganizamaların, zararlıların ve bazı yabancı otların, bilinçsiz tarım ilacı kullanımı nedeniyle, bu ilaçlara karşı dayanıklılık kazanması. Ancak bunu hemen göremezsiniz. Diyelim A böceğine çok etkili bir ilacı kullanmaya başladınız, önceleri 100 lt suya 100 gr ilaç A böceğine etkili oluyor. Ama bir gün geliyor, bakıyorsunuz artık o ilaç A böceğini fazlaca etkilememeye başlıyor ve ilacın dozunu artırıyorsunuz ama zaman içinde o doz da A böceğini öldürmeye yetmiyor. Önceleri 100 lt suya 100 gr olan dozu, yavaş yavaş 120 gr’a, 150 ve 200 gr’a  çıkarıyorsunuz. O da yetmiyor, Bakanlığın size verdiği son ilaçlama ve hasat sürelerine de uyuyorsunuz. Diyelim ilacı attıktan iki hafta sonra domatesi hasat edebilirsiniz. Ama bu, 100 lt suya 100 gr ilaç attığınızda geçerli. Siz oranı artırdığınızda o sürelerin hepsi birbirine karışıyor. Bu sefer kalıntı açısından büyük sorunlar çıkmaya başlıyor. Bizdeki en büyük sorun bu. Bizde tarım ilacı kalıntı sorunlarının en önemli kaynağı hastalıkların, yabani otların ya da istenmeyen böceklerin tarım ilaçlarına karşı dayanıklılık geliştirmeleri.

Bu ilaçlar piyasaya çıkarken bu konuda çalışma yapıp Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından o ilacın ne şekilde hangi stratejiyle kullanılacağının bildirilmesi ve bu bilginin o ilacın etiketinde yer alması gerekir. Sonra da, bu ilaçlarda dayanıklılık gelişip gelişmediği kontrol edilmeli ve gereken ek önlemler alınarak, ilaçların etiketlerine eklenmelidir.

Herkesi kontrol etmek mümkün mü?  Toprağın iyileştirilmesi, mevsime göre ekim, yerel ekonominin güçlendirilmesi, dayanıklı yerel tohumların yaygınlaştırılması gibi stratejiler ilaç kullanımını düşürmez mi?

Tabii ki. AB’de ve ABD’de ya da İsrail’de geliştirilmiş bazı dayanıklı çeşitlerin dayanıklılık sağlayan genleri, Türkiye’deki yerel çeşitlerden elde edilme olasılığı yüksek. Örneğin modern domates türlerinde görülen bir çok hastalık bizim yerel domates türlerinde görülmüyor. Domates seralarında tozlaşmayı sağlamak  için kullanılan bombus arısı da Türkiye’den Hollanda’ya götürülüp, geliştirildi ve üretildi. Türkiye önemli bir gen merkezi olduğu için bu birikimimizi kullanmalıyız. Ancak modern tarımda, yalnızca yerel çeşitlerle üretim yapmak, verim, nakliyata dayanıklılık gibi konular açısından sorunlar yaratabilir. Bu nedenle, yerli tohum firmalarımıza, bu çeşitlerin geliştirilmesi görevi düşüyor.

Fotoğraflar: anh-usa.org, gidatarim.com, haber365.com.tr, yenimesaj.com.tr

 

0 Yorum

PESTİSİTLER: SORUNLAR, MALİYETLER VE MÜCADELE ÖNERİSİ

Yazı: Bülent Şık (Gıda mühendisi, araştırmacı, yazar)

 

Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan toksik etkili kimyasal maddeler. 1950’li yıllardan bu yana yoğun olarak kullanılıyorlar. İşlevlerine [böcek öldürücü (insektisit), ot öldürücü (herbisit) vs] veya kimyasal yapılarına (organoklorlu, organofosfatlı, karbamatlı vs) göre çeşitli sınıflara ayrılan bu kimyasal maddelerin sayısı yaklaşık olarak 1000 civarında. Pestisitler, insan ve doğal hayat için zararlı etkileri nedeniyle gıda ve çevre güvenliği ile ilgili çalışmaların en önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyor.

Yol açtığı sorunlar

Pestisitler hem gıdalarda ve hem de gıdanın üretildiği doğal ortamda kalıntı bırakmakta. Bir tarımsal alana uygulanan pestisitin sadece yüzde 2’si o alanda kalıyor; geriye kalan yüzde 98’lik kısım hava, toprak ve su gibi ortamlara dağılıyor. Çoğu pestisit suda kolayca çözünme özelliğine sahip. Bu durum suların kirlenmesine ve sucul ortamda yaşayan canlıların zarar görmesine neden oluyor. Özellikle hormonal sistem üzerinde bozucu etkiye sahip pestisitlerin suları kirletmesi Dünya Sağlık Örgütü tarafından en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olarak niteleniyor.

Güvenli mi?

Pestisit kullanımının zararsız olduğu, geliştirilen her pestisitin piyasaya sürülmeden önce güvenlik testlerinden geçtiği iddia edilse de, gerçek durum bu iddianın doğru olmadığını gösteriyor.

Geçmişe baktığımızda, tarımsal üretimde yıllarca kullanılan pek çok pestisitin zaman içinde yasaklandığını görüyoruz. Bu bile kimyasal maddelere kullanım izni verilmeden önce yapılan güvenlik testlerinin ne kadar kusurlu veya yetersiz olduğunu gösteriyor. Bir kimyasal maddenin sağlığa zararlı etkileri olduğuna yönelik şüphelerin ortaya çıkması ile kullanılmasını engelleme veya yasaklama arasındaki zaman dilimi genellikle aşırı uzun. Örneğin 1958 yılında piyasaya sürülen ot öldürücü bir kimyasal madde olan Atrazin 2004 yılında Avrupa Birliği üyesi ülkelerde yasaklanıncaya kadar (ülkemizde 2011 yılında yasaklandı) güvenilir olduğu iddiası ile kullanılmıştı. Atrazin toksik etkisini çok uzun süreler boyunca koruyor; örneğin sularda sağlığa zararlı etkisini yitirmeden yıllarca kalabiliyor.

Atrazinin bu zararlı etkisi yasaklandığı tarihten 20-25 yıl öncesinde çeşitli akademik çalışmalarda dile getirilmişti. Yapılması gereken şey şüpheci davranıp atrazin kullanımını derhal yasaklamak olmalıydı. Ama ne yazık ki, gıda güvenliği konusunda faaliyet gösteren ulusal-uluslararası kurumlar, bu yazının çerçevesini aşan pek çok nedenden ötürü yeterli kanıtlar sağlanana kadar eyleme geçmiyor.

Atrazin sistemin nasıl işlediğini gösteren örneklerden sadece biri.

Daha kapsamlı bir örnek vermek gerekirse, Amerika’da gıda güvenliği ve çevre sağlığı ile ilgili konularda faaliyet gösteren Çevre Koruma Ajansı (EPA), 1972 yılında tarımsal üretimde kullanılan ve sağlığa zararlı olduğundan şüphelenilen 600 adet pestisiti gözden geçirme kararı aldı. EPA, 1987 yılına kadar geçen 15 yıl içinde, bu 600 adet kimyasaldan sadece 30 tanesini inceleyebildi ve bunlardan sadece 5’ini yasakladı. Ama 1972 ile 1987 yılları arasındaki sürede bu kimyasalların kullanımı devam etti. Gözden geçirme çalışmaları henüz bitmeyen diğerlerinin kullanımı ise sadece Amerika’da değil pek çok ülkede hâlâ devam ediyor.

Ülkemizdeki durum

Ülkemizde kullanılan pestisit miktarı yıllık 30-40 bin ton arasında değişiyor. İller bazında çok büyük farklar var. En çok kullanılan illerin başında yılda 4-5 bin ton civarındaki kullanım miktarı ile Antalya ili geliyor.

Gıdalarda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmaları Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından; sularda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmaları ise Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülüyor. (Ancak Sağlık Bakanlığınca yürütülen çalışmaları bu yazıda ele almayacağım.)

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ülke genelinde yürüttüğü gıdalarda pestisit kalıntılarını belirleme çalışmalarından elde edilen sonuçları zaman zaman açıklıyor. Yapılan açıklamalarda gıdalardaki yasal mevzuata aykırı düzeydeki pestisit kalıntılarının yüzde 1-2 civarında olduğu dile getiriliyor. Ancak bu açıklama gerçeği yansıtmıyor.

Limitlerin üzerinde pestisit kullanılıyor

2013-2014 yılları arasında Antalya semt pazarlarında satışa sunulan çeşitli gıda örneklerindeki pestisit kalıntılarını belirleme amacıyla yaptığımız bir çalışmada çok farklı sonuçlara ulaştık. 2013’te domates (163), biber (82), salatalık (91), kabak (25) ve çilek (39) olmak üzere toplamdaki 400 gıda örneğini analiz ettik. Bu ürünlerin yüzde 21’i mevzuatta belirtilen limit değerleri aşan pestisit kalıntısı içeriyordu.

2014’te de domates (106), biber (53), salatalık (37), kabak (22), çilek (21), patlıcan (16) ve portakal (54) olmak üzere toplam 309 gıda örneği analiz ettik. Bu ürünlerin de yüzde 25’i limit değerlerin üzerinde pestisit kalıntısı içeriyordu.

Bu sonuçlar ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna işaret etmektedir.

Bakanlık ise Antalya yöresi denetimlerinde, olumsuz gıda örneği oranını 2013’te yüzde 0.6 (Binde 6) ve 2014’te yüzde 0.9 (Binde 9) olarak açıklamıştı.

Elde ettiğimiz sonuçlar bakanlığın açıklamalarından çok farklı. Aradaki fark gıdalarda kalıntısı araştırılan pestisit sayısının bizim çalışmamızda çok daha fazla olmasından kaynaklanıyor.

Çalışma yürütüldüğü sırada tarımsal üretimde kullanılmasına izin verilen 400 civarında pestisit vardı. Yaptığımız çalışmada gıdalarda kalıntı bırakıp bırakmadığı açısından bu pestisitlerin 335 tanesini araştırdık. Oysa Tarım Bakanlığı’nca yürütülen çalışmalarda araştırılan pestisit sayısı bu rakamın çok altında, çoğu laboratuvarında 107 adet civarında.

Kullanılan analiz yöntemi ne kadar çok sayıda pestisiti tespit etme yeteneğine sahipse, gerçek durum hakkında da o ölçüde daha doğru bilgi edinilir. Yani bir analiz yöntemi kaç tane pestisiti tespit edecek şekilde oluşturulmuşsa, sadece o pestisitleri tespit etmek mümkün olabilir ve analiz çalışmasına konu olmayan bir pestisit tespit edilemez. İşin kuralı, olabildiği kadar çok sayıda pestisiti tespit edecek bir analiz yöntemi geliştirmek ve bütün çalışmaları o analiz yöntemi ile yürütmektir. Bakanlık ile bizim yaptığımız çalışma sonuçları arasındaki büyük farkı oluşturan en önemli neden de bu…

Çalışmada hormonal sisteme zarar veren pestisitlerin kalıntıları, çoklu pestisit kalıntıları ve arılara zarar veren Neonicotinoid grubu pestisitlerin kalıntılarının ne düzeyde olduğu sorularına da yanıt aradık. (Çalışmanın ayrıntılarına Bianet sitesinden ulaşmak mümkün.)

Belirlenmeyen zararlar ve toplumsal maliyetler

Pestisitlerin kullanılması sonucu açığa çıkan zararları belirleme açısından da çeşitli güçlükler var. Örneğin, bu kimyasal maddeleri kullanma sonucunda açığa çıkan sağlık zararlarının ne boyutta olduğunu bilmiyoruz. Pestisitlerin gıdalarda bıraktığı kalıntılara ilişkin araştırma çalışmaları da çok yetersiz. Pestisitlerin doğal hayata ne ölçüde karıştığı, suları ne ölçüde kirlettiği, doğada yaşayan diğer canlılara ne düzeyde zarar verdiği ile ilgili olarak en azından bizim ülkemizde yapılmış doğru düzgün tek bir çalışma yok.

Örneğin, son yıllarda arı ölümlerinin baş şüphelilerinden biri olarak gösterilen ve son 20 yıldır ülkemizde en çok kullanılan pestisitlerin başında gelen Neonicotinoid’lerin doğaya ne kadar karıştığı, arı ölümlerindeki payının ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

Bu konulardaki bilgisizliğimiz epistemik güçlüklerden ziyade bu tip çalışmalara yeterli mali kaynak ayrılmamasından kaynaklanıyor.

Açığa çıkan zararı kimin tazmin edeceği de belirsiz kalıyor. Ekolojik bir dille toplumsal ya da dışsal maliyetler olarak adlandırılıyor bu tip masraflar. Yani gıdalarda kalıntı bırakan ya da doğaya karışan pestisitlerle ilgili olarak yapılan, yapılması gereken her türlü ölçüm, izleme ya da eğer mümkünse temizleme, arıtma çalışmalarının maliyeti toplumun sırtına yükleniyor. Pestisit kalıntılarına maruz kalma sonucu açığa çıkan bazı hastalıklar kişisel bir sağlık sorunu olarak nitelendiği için tedavi masrafları hastalanan kişi tarafından ödeniyor. Doğada yaşayan diğer canlılara verilen zarar ya da arı ölümleri ise bir gazete haberi olmaktan öteye geçmiyor.

Bir Mücadele Önerisi

Pestisit kullanımı sonucunda açığa çıkan zararların, bu zarara neden olan kişi ya da kurumlara (tarım şirketlerine) ödetilmesi söz konusu olabilse, sadece bunu yaparak bile, pestisit kullanımının tarımsal üretimde söz edildiği gibi bir verimlilik artışına yol açmadığı gösterilebilir. İşin aslına bakılırsa pestisit kullanımına yönelik eleştirel ya da muhalif çalışmaların bu konudaki ısrarı pestisit kullanılmasını sınırlayacak en etkili mücadele yöntemlerinden biri olabilir.

Örneğin, kamusal ortamlarda şunları dile getirmeliyiz: “Pestisit kullanımı suları kirletiyor, bu kirlenme bir süre sonra geri dönüşsüz olacak, kirliliğin ne boyutta olduğu kamu kurumlarınca araştırılmıyor, kirliliğin yol açtığı hastalıkların tedavisi için gereken para senden alınıyor, zaman içinde tespit edilen kirlenme ile ilgili her türlü temizleme ya da başka bir yerden su getirmek için yapılan her türlü masraf da senden tahsil ediliyor…”

Bir adım daha öteye gidip bu masrafların şirketlere yüklenmesini sağlamak ise mevcut sistemi kârlı bir faaliyet alanı olmaktan çıkarıp işlemez kılacaktır.

Umalım ve çaba gösterelim ki öyle olsun.

Fotoğraflar: milliyet.com.tr, panna.org, pesticidereform.org, urlaegemenhaber.com
2 Yorum

SAZ ÇAVDARININ PEŞİNDE…

Çanakkale, Bayramiç’teki Yeniköy yerleşiminde, atalık tohumlara gözü gibi bakan, onları emanet sayan Mustafa Alper Ülgen, bizler gibi gelecek kuşakların da güvenli gıdaya ulaşabilmesi için onlarca çeşidi ekerek yaşatıyor.

Ekerek devamlılığını sağladığı 120 yerel çeşitten, 30’u buğday, 60’ı biber, 11’i domates ve geri kalanı da çeşitli tahıl ve sebzeler…

Ülgen, “500’e yakın çeşit var ama hepsini ekebilme gücüm yok. Bazılarını sadece yaşatıyorum. İklim değişikliğinden dolayı verim az olabiliyor ama ben verimlilikten çok sürdürülebilir olmasına önem veriyorum. Elimdekileri emanet kabul edip bunların devamlılığını sağlayacak kurum ve kişilere verebilirim” diyor.

Bugüne kadar çoğalttığı yerel tohumlardan bazılarını çok sayıda köylüyle, İstanbul’daki bostanlarla ve takas organizasyonlarında meraklılarıyla paylaşıyor Ülgen. Kaz ve tavuklarını da yetiştirdiği yerel tahıllarla besliyor.

Mustafa Alper Ülgen, bir yandan atalık tohumları yaşatmaya çalışırken diğer yandan fırsat buldukça gittiği köylerden yerel tohumların peşine düşüyor. Bu yolcukların her biri ayrı bir hikâye barındırıyor. Onlardan biri de 2011’de saz çavdarının peşinde yaşadıkları…

***

Çavdar ekmek istedik bu sene, bölgemizde eskiden çok ekilirmiş, kalın olduğu için sapları, bir çeşit saz kulübe yapımında kullanılırmış.

Birbirine çatılan meşe direklerle konstrüksiyonu tamamlanan bu yapılar, keçi ve koyun ahırı olarak kullanılmış yıllarca.

Üstü tamamen çavdar sapı ile kaplanır, hem sıcak hem de yağmur geçirmeyen bir barınak elde edilirmiş.

Fakat gelin görün ki geçen sene elindeki az miktardaki tohumu ektirdiğimiz Ramazan Abi, hasadı geciktirince tarlada çürüdü mahsül ya da hayvanlarına yedirdi uğraşmamak için. Her ne olduysa oldu ve tohum yoktu artık.

Ekim yapmak için düştük tohumun peşine, köy köy izini sürdük çavdarın ama yoktu, kimse bulamadı bir teneke bile.

Bir akşam Muratlar Köyü kahvesinde dediler ki karşı dağdaki yörük köylerine bir gidin, yüz yüze görüşün.

Biz de kalktık Çanakkale’ye bağlı Kocalar Köyü’ne vardık, sorduk ki son çavdarları da deveciler almış götürmüş, oradan Çamyayla köylerine gittik, sorduk yine bulamadık…

Kahvenin birinde adamın bir dedi ki; Dedeler Köyü’nde Mehmet Efendi’yi görün, o ektiydi geçen sene…

Yine düştük yollara, geldik Dedeler Köyü’ne, gecenin bir vakti sorduk ve bulduk Mehmet Efendi’nin evini.

Gelin görün ki yatmışlar o vakitte, zira biz köy köy dolaşmaktan fark etmemişiz ve geç olmuş.

Ama bu kadar dolanmışız ve gelmişiz, şansımızı denemeliyiz.

Evin etrafında dolanıp bağırdık ‘Mehmet Efendi’ diye…

Nihayetinde kapının ışığı yandı ve şaşkın bakışlarıyla ev sahipleri dışarı çıktılar.

Bize dediler ki “hayrola bu saatte bağırıp duruyorsunuz, ne oldu?”

Seksenlerinde bir çift Mehmet Dede ve Hatice Nene. Tüm koyun ve keçi damları çavdar sapı ile kaplı, belli oluyor ki adetler devam ettiriliyor.

Neden geldiğimizi sorduklarında; bir teneke çavdar tohumu için dağları dolaştığımızı anlattık ve bir teneke çavdar istedik..

Dede “yok ki, ancak ben kendime ekecek kadar ayırdım, olmaz veremem” dedi.

Biz üzüldük… O sırada Hatice Nene, bizim niyetimizi, Muratlar’dan sırf tohum için geldiğimizi, yerel tohumlara verdiğimiz önemi ve yaptığımız çalışmaları duyunca kocasına dedi ki “Hacı bir teneke vereceksin bu çocuklara, onlarda eksin, seneye tohum istersen bize verirler, hem tohum vermek sevaptır, tohum kutsaldır, geri çevirmek ayıptır.” 

Mehmet Dede, bu sözlerin üstüne bir şey diyemedi, bekleyin diyerek eve girdi, üstünü değiştirip elinde bir fener ile yanımıza geldi.

O içerideyken biz de nenemizle sohbet ettik ve öğrendik ki aslında Muratlar’dan buraya gelin gelmiş ve çok uzun zamandır da köyüne gelememiş.

Sonra dede ile geleneksel ahşap tohum ambarına girdik ve bir teneke çavdarımızı aldık.

Ayrılmadan önce biraz daha sohbet ettik ve borcumuz nedir dedik, demez olaydık.

Tohum hiç para ile satılır mıymış, ayıpmış, günahmış, olur muymuş hiç.

Gülerek her ikisi de para istemeyiz sizden, siz de bize sarı buğday verirsiniz ödeşiriz dediler.

Bizi her eylül, köylerinde yaptıkları koşu hayırına sarı buğdayımızla beraber davet ettiler.

Yüzyıllardır süre gelen koşu hayırının hikâyesini de bir başka zaman paylaşırım…

Ertesi akşam kendi köyümüzde kahvede size anlattığım bu hikâyeyi anlatınca, arka masalardan Ali Dede ses verdi “ey oğul, sen bu kadar uğraşıyorsun madem ki; gel bende de iki teneke çavdar  var sana vereyim ek, biz artık uğraşamayacağız çavdarla falan” dedi.

Bizim bu kadar inatla tohum peşinden koşmamızdan duygulanan Ali dede de verince, üç teneke çavdar tohumumuz oldu.

Ve bir sonraki gün tüm tohumlar, kurda kuşa aşa diyerek toprak ile buluştu.

Yaşadığım bu Saz Çavdarı tohumu bulma maceramızın devamında, eylül ayı gelince, o yılki hasattan sarı buğdayımızı götürdük Mehmet amcalara, çok sevindiler ve güzel bir keşkek yaptılar.

Her yıl ektiğimiz ve çoğalttığımız çavdarlardan biz de çok güzel ekmekler yapıyoruz ve tohumlar her sene çoğalarak yaşamaya devam ediyor.

1 Yorum

10 BİN BAHAR GÖRDÜ

Yazı: Mustafa Afacan

 

Nüfus cüzdanındaki yaş hanesinde “10 bin” yazdığına aman kimse aldanmasın, gönlü gençtir Siyez buğdayının. Öyle taze bir gönüldür ki bu, ilkbahar çiği yahut kelebeğin gönlü misali, gün gelir boy atar ele gelir, gün gelir hasat olur el sallar veda ederken yetiştiği toprağa. Gönlü insan gönlü ile birlikte çarptığındandır besbelli, zaman içinde yeşilden sarıya çalan başaklarını hele bir okşamaya görsün nasırlı eller, o dakika tarlalar boyu bezemeye durur tüm bereketini.

Siyez buğdayının evveliyatı, insanın kültür yolculuğunun başlamasıyla eş değerdir bir bakıma. Yaklaşık 12 bin yıl önce iklimin değişmeye başlamasıyla birlikte insan toplulukları için avcı-göçebe yaşam modelinden çiftçi-yerleşik bir tarza evrilmenin kapısı aralanmış oldu. Neolitik devrimin ala şafağında doğada yabani buğdayla tanışan insan, çalışan aklı ve hünerli elleri aracılığıyla yüzyıllar sürecek karşılıklı bir etkileşim ve değişimin ilk kaldırım taşlarını yürümeye başladı bu sayede. Çok sürmedi, Anadolu’nun güneyinden başlamak üzere “Bereketli Hilâl” olarak nitelendirilen bölgede buğdayın atası Einkorn insan eliyle toprakla buluştu.

Tarımda ustalaşmaya başlayan insan, 14 kromozomlu Einkorn (Triticum urartu) ile doğada bulunan diğer buğday türlerini eşlemeye başladı ve tüm bu çabaları sonucunda daha elverişli bir buğday çeşidi olan Siyez (Triticum monococcum) ortaya çıktı. Kavuzlarında tek tane taşıyan siyez ve akrabası olan çift taneli Gernik (Triticum dicoccum), tarih sahnesindeki yerlerini böylece almış oldular.

Anadolu’nun güneydoğusunda başlayan Siyez buğdayı kültürü, zaman içinde Avrupa’yı da kapsayacak şekilde değişik toplumlara yayıldı. Taa ki hem işlemesi kolay hem verimi daha çok olan yeni buğday türlerini bulana kadar. Yeni buğday çeşitlerinin Siyez buğdayını tahtından etmesi çok uzun sürmedi. Siyez buğdayına günümüzde sürdürülebilir haliyle “sadece” denilebilecek bir yoğunlukta Kastamonu’da rastlıyoruz.

Toplumsal hayattaki farklılaşmalara koşut olarak tarımdaki sürekli değişimlere rağmen 10 bin yıl boyunca ayakta araklıksız kalmak, direngen olmasının eseri olsa gerek Siyez buğdayının. Rüzgârın karşısında ahenkle dans etmek dışında boynunu kimselere eğip bükmedi Siyez buğdayı. Envai diyarlarda kasırgalar, sel kıyamet, erozyon çağlar boyu eksik olmasa da başından; hiç birine eyvallah etmedi. Öyle güçlü ve direngen ki, sık görülür bir yıl önce hasat edilen tarlada dökülen tohumların gelen yıl kendiliğinden olduğu ve tüm tarlayı sanki yeniden ekilmişçesine kapladığı.

Bağımsızlık, karakteri oldu. 10 bin yıl önce tarlaya ilk atıldığında 2 kromozom setinde yedişerden toplam 14 kromozomdu, aradan geçen yüzlerce yıl boyunca sarp dağlar aştı, geçilmez ovalar geçti, bugün yine 14 kromozomlu genetik yapısı ile yolculuğuna devam ediyor. Ne “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” (GDO) ne de en ufak bir genetik aldatmacanın kurbanı oldu. Gıda güvenliği, beslenme, sağlık ve çevre açılarından bakıldığında, günümüze kadar olduğu gibi gelen ender gıda ürünlerinden biri olarak öne çıkar Siyez buğdayı.

Kastamonu’da “Kaplıca”, “Kavılca”, “Kabılca” isimleri ile de adlandırılan Siyez buğdayı; İhsangazi başta olmak üzere Merkez, Araç, Devrekani, Taşköprü, Daday, Seydiler ilçelerinde yoğun olarak ekilir. Çoğunlukla “güzlük ekim” yöntemi uygulansa da ilkbaharla birlikte ekim yapan çiftçiler de görülmekte. İlkbahar mevsiminde ekilen Siyez buğdayı, sonbahar ekimine göre yaklaşık iki hafta sonra hasat edilecek olgunluğa ulaşır.

Kastamonulu çiftçiler için Siyez buğdayı ekim dönemlerinin ayrı bir önem ve değeri var hiç kuşkusuz. Eğer güzlük ekim yapılacak ise eylül ayının ortasında sabahın ilk ışığıyla birlikte sürülerek havalandırılan tarla, ekim ve kasım ayında Siyez tohumu ile buluşturulur. Kastamonu’nun, örneğin İhsangazi ilçesindeki çiftçiler atalarından miras kalan geleneğe göre Siyez buğdayını haftanın sadece perşembe ya da pazar günleri ekerler. Siyez buğdayı ekecek çiftçi sabah evden çıkmadan önce abdest alır, tarlasının başında iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra “Bismillah” çekerek ekim işine başlar. Kastamonulu çiftçiler ekimini yaptıkları hemen her üründe uyguladıkları “Nakis günleri” takvimine Siyez buğdayı ekiminde de harfiyen uyarlar. İnanışa göre ayların bazı günlerinde kesinlikle ekim yapılmaz. Yapılsa da tutmayacağı görüşü hakimdir çünkü. Hicri takvim uyarınca örneğin şaban ayının 3’ü ile 25’i, ramazan ayının 6’sı ile 8’i, muharrem ayının 4’ü ile 15’i günü gibi. Hayırlı niyet, gönülden bereket dileği ile toprakla buluşturulan gıdanın güvenliği en baştan emin ellerde değil midir?

Endüstriyel tarıma olanak sağlamayan küçük, parçalı, engebeli arazide “geçimlik” nafakasını çıkarmaya çalışan yoksul ama emektar çiftçinin halinden anlar Siyez buğdayı. Zaman içinde tarımın küçük aile işletmelerinin dışına çıkarak endüstriyel ve konvansiyonel bir nitelik kazanmasına karşın Siyez buğdayı, kendisini var eden ve günümüze kadar gelmesine olanak sağlayan “münhasır” özellikleri nedeniyle kimyasal girdilerden tümüyle ari kalmayı becerdi.

Almadan vermek Allah’a mahsustur hiç şüphesiz, Siyez buğdayına başını sokacağı kadar tarla gösterilse yeter. Su, gübre, ilaç, hormon istemez. Allah’ın verdiği kadar su, üç beş başlık ahırdan çıktığı kadarıyla doğal gübre yeter de artar Siyez buğdayına “Yarabbi şükür” dedirtmek için. E sevaptır boy atmasını engelleyen zararlı otlarla savaşında biraz omuz verivermek kahramanımıza. Kendisi başa çıkar çıkmasına da, insanlık öldü mü, iki zararlı otu elle yoluvermekle.

Günümüz dünyasında giderek kapladığı alan artan “gıda güvenliği” kavramı namına, Siyez buğdayının tarlada başlayan ilk adımı son derece örnektir hiç şüphesiz. Su, toprak, doğal gübre ve emek; Siyez buğdayı için yeter de artar. Aklı sıra işgüzarlık ederek kimyasal ilacı koltuğunun altına sıkıştırıp kapısının önüne gelen çiftçilere fena içlenir, fena küser Siyez buğdayı. Gel gör ki buğday başına yolunu şaşırmış insanla başa çıkmak ne mümkün? O an kahreder hayata, yumar gözlerini gökyüzüne, elinde avucunda ne varsa döker. Kimyasal ilaç kuvvetine mahsulü artırdım sanan çiftçi ise bilmez ki gelecek yılların sermayesinden yediğini. Şaşkın çiftçi toprağı ve tohumu zehirlemenin bedelini, aynı toprakta gelecek yılların bereketsizliğiyle öder.

Dile kolay 10 bin yaşına geldi ihtiyar delikanlı Siyez buğdayı. Kaç asır, kaç çağ, kaç medeniyet geçti de doğumundan bugüne, daha doktor yüzü görmedi. Eczaneye adım atmışlığını ne gören ne duyan oldu. Geçtim onlarca buğday hastalıklarından, ne aksırdı ne tıksırdı. Temiz toprak, mis gibi oksijen, temizinden hasbelkader miktarda su, halden anlayan çiftçi olduktan sonra sağlıkla afiyetle yolunda yürüdü. Tanesini saran “Kavuz” ismindeki kılıf, en sağlam koruyucusu oldu çünkü. Diğer buğday çeşitleri kabuklarından henüz harmanda soyunurken, Siyez buğdayı kavuzu sayesinde tanelerinin hava ile temas etmeden depolanmasını sağladı. Sırtında kavuzu olduktan sonra ne depodaki zararlılar ne de mantar türü hastalıklar semtine uğrayabilir Siyez buğdayının. Etti mi size gıda güvenliği için tarladan depoya geçişte dört dörtlük bir süreç daha.

10 bin yıl boyunca yurtseverliğinden zerre ödün vermedi Siyez buğdayı. Her nereyi yurt tutmuşsa, şairin dediği gibi, geçirip tırnaklarını toprağın sırtına doğruldu. Çiftçinin bir güler yüzü ve alnından koyuverdiği ter yetti de arttı, yerini yadırgamadan başına yastığa koymasına. Güzeller güzeli Anadolu’da misal, ne zaman vatan toprağı işgal tehlikesine düşse o an yiğitlerin çıkınında en başta saf tuttu. Sabanı bırakıp eline mavzer alan vatanseverlerin cephede biricik yoldaşı oldu. Yurtseverliğinin ana kaynağı olan yerelliği sayesinde, yetiştiği ve geçim namına kendine umut bağlayan insanların biricik sigortalarından biridir Siyez buğdayı. Ekildiği toprak, altında nefes aldığı gökyüzü, tohum saçan elle tanışık olduktan sonra koşullar ne kadar olumsuz olsa da az ya da çok ürün vermeyi hiç ama hiç ihmal etmedi. Diyeceğim o ki gıda güvenliğini elden hiç bırakmadığı gibi Siyez buğdayı, içinde boy verdiği toplumun güvenliğini de hiç kulak arkası etmedi.

Yüzyıllarca birbirinden öğrenen eller sayesinde tarlayla buluştuğu için, kalitesi ve sürdürülebilirlik namına en başarılı ıslahın ürünüdür Siyez buğdayı. Atalardan gelen ve değişen şartlara uyum sağlamayı kendi içinde taşıyan geleneksel bilgi sayesinde, kıyamet kopmadıkça yeryüzünde kalıcı olmasını garanti almış ender ürünlerden biridir. Sürdürülebilir ve yüzyıllar boyu sınandıktan sonra kalıcı hale gelen geleneksel bilginin bahçıvanlığında olan gıda, güvenli değil midir sizce?

Kastamonu’da Siyez buğdayı hasat zamanı ilçelere göre çok az farklılık gösterir. Siyez buğdayının en yoğun ekildiği ve ilçe için bir kalkınma argümanı halini almaya başladığı İhsangazi’de örneğin, temmuz ayı sonu ile ağustos ayı ortası arasında hasat yapılır. Biçerdöver girmesine olanak sağlamayan eğimli ve çok küçük ölçekli arazilerde ise tırpan kullanılır. Mahsulün bir kısmı doyurucu özelliğinden dolayı hayvan yemi olarak ayrılırken, esas kısmı bulgur yapılması için odun ateşi üzerinde ahenkle kaynayan bakır kazanların yolunu tutar. Kadınlar tarafından karıştırılarak kaynatılan bulgur, temiz örtüler üzerine serilerek açık havada kurutulur ve soluğu geleneksel köy değirmenlerinde alır. Son birkaç yıldır Siyez unu da artan bir üretim grafiği sergiliyor.

Elektrik enerjisinin kullanılmaya başlaması ve değişen koşullar su değirmenlerini tahtından etti şüphesiz. Ancak Kastamonu Valiliği’nin yapımını sağlayarak İhsangazi Köylere Hizmet Götürme Birliği’ne devrettiği Haracoğlu Su Değirmeni, hem geleneksel üretimi yaşatmak hem de suyun sağladığı yavaş devirle buğdayı yakmadan bulgur ve un haline getirmek için son derece faydalı bir işlik. Ilgaz Dağı’nın doruklarından yola çıkan Ilgaz Çayı’nın Haracoğlu Su Değirmeni’ne uğrayarak yoluna devam etmesi sayesinde, unutulmaya yüz tutan geleneksel bir tat “güven” içinde günümüzde damaklarla buluşuyor.

“Gıda güvenliği” kavramı için adeta ders olarak okutulacak özellikteki Siyez buğdayı, geleneksel yöntemle elde edilen dolmalık, çorbalık, pilavlık bulguru ve unu yanı sıra besin değeri ile de tam bir sağlık dostudur. Kastamonu halkını yıllardır peşinden koşturduğu eşsiz lezzeti yanında bünyesinde barındırdığı zengin içeriği, birçok organın sağlıklı işlemesine katkı sunar. Kastamonu mutfağında Siyez bulguru çoğunlukla sade yada et, bitki, sebze, tahıl, mantar gibi karışımlar ile pilav olarak sunuldu gibi; metropollerde yeni girmeye başladığı gurme restoranlarında çok daha farklı kullanımlarla “güvenli” limanlara yelken açmış durumda.

Bir ürünün “geleneksel” yöntemle üretilmesi ve yerel bir değer olarak varlığını sürdürüyor olması, “gıda güvenliği” açısından illaki gerek ve yeter şart değil. Bizatihi geleneksel ürünün, tüketicinin gözettiği başta sertifikasyon, kalifikasyon, tarladan sofraya izlenebilirlik, depolama, paketleme, nakliye, raf ömrü, hijyen, tahriş olmama, adil ticaret gibi gıda standartlarına olabildiğince uygun hale getirilmesi gerekir.

Geleneksel ürünlerin yurtiçi ve yurtdışı pazar bulmasında henüz emekleme evresini yaşayan ülkemizde, Siyez buğdayı da dahil olmak üzere küçük aile işletmelerinin ürettikleri yerel gıdalar “güvende” oldukları sürece devletimizin de milletimizin de güvende olacağını aklımızdan hiç çıkarmayalım.

Fotoğraflar: Eppek.net, Toprakana.com.tr
1 Yorum

GIDA GÜVENLİĞİ VE BAĞIMSIZLIĞINDA TOHUM ÇIKMAZI

Yazı: Mehmet Gürmen

 

İnsanlık, teknolojiyi bilime değil, bilimi teknolojiye ve ilgili sektörlere hizmet eder şekilde konumlandırdığından beri kısır bir kriz içinde. “Gıda”, “toprak” ve çok telaffuz edilmese de en gizli ve en temel bileşen olan “tohum”, günümüzün sorunundaki anahtar kelimelerden bazıları…

Verimli tohum ihtiyacı

1940’lı yıllarda dünyayı beslemek amacıyla tarım politikalarının mekanize edilmesi, verimin artırılması ve tarımsal arazilerin endüstriyel ölçekte işlenmesi ve işletilmesi için atılan sanayi adımlarının önemli bir kısmını, yüksek verimli tohum çeşitlerinin geliştirilmesi için yapılan araştırmalar ve ıslah çalışmaları oluşturuyordu.  Verimli buğday çeşitleri ile başlayan değişim; Meksika’dan sonra 1950 ve 1960’larda tüm dünyaya ihraç edilen bir tarım politikası haline gelmişti. Söz konusu gelişmeleri; birçok devlet organının yanı sıra Rockefeller ve Ford aileleri de 1963 yılında “Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi (CIMMYT)”nin kuruluşunu fonlayarak desteklemişlerdi. Bu değişen düzende insan ve hayvan gücü ile doğal girdilere dayalı küçük ölçekli üretim modelinin yerine; petrole dayalı, her adımında makinaların kullanıldığı, sentetik kimyasal gübre, sistemik sentetik ilaçlar ve en önemlisi, ıslah edilmiş ticari tohumlukları bir bütün olarak ele alan yeni bir anlayış ortaya koyulmuştu. Tohumlar sürekli olarak “birim alanda elde edilen ürünün tonajı” üzerinden birbiri ile rekabete konu ediliyordu.

Üretici ıslahı

Tüm dünyada olduğu gibi, kuruluşundan beri ABD’deki üreticiler (bilge tarımcı olan yerliler de dahil) bir tür “katılımcı ıslahçı” durumunda oldular. Bu süregelmiş olan katılımcı ıslah kazanımları modern anlamdaki bilimsel ıslah çalışmalarının temelini oluşturuyordu ve bu çalışmalara hazır bir kaynak olarak sunulmuştu. Çünkü yerel tohumların farklı coğrafyalara, toprak yapılarına, iklimlere, hastalıklara ve kültürlere adaptasyonu, direnç göstermesi ve evrilmesi zaman alan ve kontrol / gözlem gerektiren değişimlerdi. Çiftçiler, kendi tohumunun geleceğini korumak adına sürekli olarak, en sağlıklı ve verimli tohumlardan tohumluk ayırarak ve bu seçilmiş tohumları bir sonraki sezon ekmeye devam ederek, tohumdaki genetik değişim ve adaptasyon sürecine büyük katkı sağladılar.

Tohum çeşitleri ve bağımlılık

İnsanlığın tarım hayatına geçtiği günün öncesinden beri doğada tohumlar var ancak bu dönemden sonra seçici ıslah ile sadece fayda getiren, dayanıklı ve verimli türler seçilerek, ekilerek ve çoğaltılarak bir çiftçi ıslahı dönemi başladı.

Doğadaki açılımı, yayılımı ve değişimi halen devam eden nitelikte ve yerel şartlara adapte olmuş; o bölgede uzun süredir tarımı yapılan tohumlara yerel tohum, köy çeşidi, köy popülasyonu, atalık tohum vb. isimler veriliyor. Bu tohumlardan elde edilen ürünler aynı hasat sezonu içinde şekil, renk, koku, tat vb. özelliklerinde farklılıklar gösteriyor. Yerel tohumlar; bulunduğu ortamdaki hastalık, zararlılar ve coğrafi koşullara göre evrilmekte olan bilge ve dirençli tohumlar. Söz konusu genetik geçmişin gücüyle birlikte bu tohumların -o üretim sezonunda toprakta az besin varsa veya bir sele maruz kalsa bile- hayatta kalma olasılığı yüksek. Sürekli olarak bu tür olumsuzluklardan hayatta kalan tohumları seçerek devam eden çiftçiler, geçmişten bugüne bu biyogenetik mirasın oluşmasına önemli katkı sağlıyor.

Tohum firmalarının; aynı bitki familyasından iki çeşidi seçerek ve bu çeşitlerin özelliklerini birleştirerek elde ettikleri çeşitlere “melez çeşitler” adı veriliyor. Yerel tohumlardaki doğal melezlemenin aksine bu melezleme sürecinde kontrollü ortamlarda el ile müdahale ve yoğun denetim/gözetim gerekiyor. Melezleme sonucu elde edilen yeni çeşit, ana ve babasının özelliklerini taşımakla beraber; genetik açılımın doğasından ötürü, bir sonraki sene tohumu ayrılarak tekrar ekildiğinde aynı özellikleri göstermek yerine, anaya veya babaya geri dönme potansiyeli taşıyor. Söz konusu yeni çeşidin melezleme sonrası nesillerde ıslah edilerek standart ve ari bir yapıya kavuşturulması durumunda ise bahsi geçen geriye dönüş riski azalıyor ancak kontrolsüz tarımda; aynı veya yakın arazilerde aynı familyadan diğer türlerle tozlaşıp, istenmeyen bir türe doğru melezlenmesi olasılığı yüksek.

Tohum firmaları genellikle verimli melezi elde ettikleri ilk sene, tohumu ana ve babanın özelliklerinden uzaklaşması için bir standardizasyon sürecine sokmadan ve bu işleme kaynak ayırmadan satışa sunmayı tercih ediyor. Bu tohumlara F1-Hibrit adı veriliyor. Çiftçi de özellikle büyük arazilerde bu tohumun karışıp açılım göstermesi riski ile beraber, istenmeyen ürün ve düşük verim risklerini göze almadığı için, her sene yerel tohumu ürünün en iyisinden seçip ayırmak yerine, sıfırdan tohum satın almak için tohum firmalarının kapısını çalıyor. Bu durumda; hangi tohumun ekileceğini, tohumun satış fiyatının ne olacağını, hangi tohum için hangi dönemde hangi sentetik ilaç ve gübrelerin kullanılması gerektiğini tohum firmasının kararına bırakıyor; ki işte tam da bu noktada gıda güvenliği ve bağımsızlığı tehlikeye giriyor.

Günümüzde gıda güvenliği ve bağımsızlığına dair tehditlerin dışında bir diğer bilinmez ve büyük risk de; patentlenerek fikri mülkiyet yasaları ile korunan genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) içeren tohumlar ile bu tohumların ihtiyacı olan, o geliştirilen çeşide özgü kimyasal ilaçlar ve gübreler bütünü. Bu zorunlu bileşenlerin tümü, çiftçi üzerinde tohumdan ilaca kadar mecburi bir ekonomik ve politik bağımlılık yaratıyor. Bu sene paketi 10 liraya satın alınabilen bir domates tohumunun bir sonraki sene tüm firmalarda sözbirliği yapılarak 500 lira fiyatla satışa sunulmayacağının güvencesini kim verebilir?

ABD’de yasal durum

1930 yılında ABD’de kongreden geçen “Bitki Patent Kanunu (Plant Patent Act)” ile özel sektör tarafından gerçekleştirilen tüm ıslah ve tescil işlemleri patent koruması altına alınarak bir ticari meta haline dönüştürüldü. Söz konusu 40 sene içerisinde çiftçilerden gelen baskılarla 1970 yılında kabul edilen “Bitki Çeşitliliği Koruma Kanunu (Plant Variety Protection Act)” ile ABD tarım birimi USDA; ıslahçı kurum ve kuruluşlara; üzerinde çalıştıkları tohum çeşitleri ile ilgili 18 ila 20 yıl süreyle ayrıcalıklı pazarlama ve ticari faaliyetle ilgili haklara sahip olmasını sağladı. Ancak bu kanunun iki özel maddesi ile, ticari ıslahçılar ile çiftçiler arasındaki gerilimin bir ölçüde dengeye kavuşması hedeflendi:

1- Çiftçiler kendi üretimleri için tohum alma ve saklama haklarına sahiptir.

2- Patentli çeşitlerin akademik araştırmalarda kullanılmasına izin verilir.

Bu kanun sayesinde, tarihte tohumların gerçek hamisi olan çiftçiler; kendi üretimi için tohumluk ayırmanın yanı sıra kendi tohumlarının verimini artırmak için ıslah çalışmalarına da devam edebildiler. Ancak 1970 yılında kanunda verilen; “çiftçinin bu tohumları başka üreticilere pazarlayabilmesi hakkı”; 1994 yılında kanuna yapılan bir ilave düzenleme ile kaldırıldı ve söz konusu tohumların çiftçiler arasındaki ticareti engellendi. Bu kanun aynı zamanda tohum ıslahçısı firmalara; tohumun diğer rakip firmalar tarafından çoğaltılıp ıslah çalışmalarının yapılamaması güvencesini ve ayrıcalığını kazandırdı.

Söz konusu ayrıcalıklarla tatmin olmayan özel sektör; pozisyonunu ve gıda üzerindeki hâkimiyetini perçinleştirmek adına agresifleşti ve son yıllarda kurulan büyük sermayeli firmalar ile gıda ve tohum üzerine tam bir hâkimiyete kavuşmak için bütün adımları attı. Bu adımlar sırasında; özellikle genetiği değiştirilmiş organizmalar ve diğer yüksek verimli bitki çeşitleri üzerinde söz sahibi olma ve araştırma yapmanın bir “buluş” niteliğinde olduğunu kamuoyunda yaygınlaştırmaya ve pozisyonlarına itibar katmaya çalıştılar. Bu sayede de aslında sadece teknolojik buluşlar ve yenilikler için verilen “Buluş Patenti”nin tohumlar için de verilmesini talep etmeye başladılar ancak ABD kongresi; buluş patentinin bitki ve tohumlara uygulanamayacağı kararını aldı.

2013 yılı itibariyle dünyadaki tescilli/patentli tohumların  yüzde 53’ü üç firmanın tekelinde bulunuyor. Dünyadaki tohum piyasasının yüzde 73’ünü on firma kontrol ediyor. [1]

Türkiye’de yasal durum

2006 yılında çıkan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile; ABD’de 1930-1994 yılları arasında yapılan tüm hukuki değişimler Türkiye’de tek bir kanun ile bir seferde tesis edildi.

Söz konusu kanun ile, binlerce yıldır bu topraklarda özgür olarak üretilen; bakanlığın listesinde kayıt altına alınmamış köy çeşitlerinin ticari tohumluk olarak üretilmesi yasaklandı. Kanunu yorumladığımızda, bu çeşitlerin bakanlık envanterine kaydedilmesi ve sonrasında da yeni çeşitlerde ana-baba yani gen kaynağı olarak kullanılmak üzere firmalar, kurumlarca ıslahına izin verilmesi ve sonrasında elde edilen yeni çeşitlerin o tüzel kişiliğin adına tescil edilmesi üzerine onyıllardır geliştirilen global politikaların son yasal ayaklarından biri olarak hayata geçirildiğini söyleyebiliriz. Bu durum; çiftçilerin ticari amaçla tohumluk üretmesini engellemenin yanı sıra yerel tohum ticaretini de yasakladığı için, gıda egemenliğinin, tıpkı ABD’de olduğu gibi firmaların eline geçmesi için zemin hazırladı. Söz konusu kanun; çiftçilerin yerel tohumları yalnızca kendileri arasında ve kendi ihtiyaçları ile sınırlı kalmak üzere ve miktarda veya deneme üretimi amaçlı takas edebilmesine izin veriyor. [2]

Çeşitlilik azalıyor

Yerel çeşitlerin firmaların kontrolüne geçtiği son yüzyılda maalesef biyoçeşitlilik adına insanlığın ve tüm doğanın çok ciddi kayıpları oldu. Ticari ıslah zihniyeti ve tohuma bir patent/buluş metası olarak bakan politikalar; verimli olmayan türlerin ıslahı ve devamı ile uğraşmayıp söz konusu nesillerin sona ermesine dolaylı olarak neden oldular. Örneğin; 1903 yılında ABD’de toplam 544 farklı türde lahana varken; bugün bu sayı yalnızca 28. Yine aynı şekilde mısır çeşitleri bu dönemde 307’den 12’ye inmiş durumda.  Kabak 341’den 40’a; domates 408’den 79’a indi. [3]

Bugünkü durumda büyük üreticilerin tamamı; küçük üreticilerin veya aile çiftçilerinin büyük çoğunluğu (neredeyse tamamı), piyasada kalabilmek için verimlilikten vazgeçebilme şansları olmadığı gerçeğiyle, en verimli türlerin peşinde giderek yerel tohumlarını kaybetti veya kaybetme sürecinde. Söz konusu olumsuz gidişte bir umut ise; yerel tohumun yaygınlaşması amacıyla bu konunun savunuculuğuna soyunarak ortaya çıkan çok sayıda grup, sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim ve inisiyatif; sürekli olarak farklı coğrafyalarda tohum takas etkinlikleri düzenliyorlar. Ancak bu şenliklere katılanların büyük çoğunluğunun çiftçiler değil, belirli bir entelektüel birikimde ve durumun aciliyetinin farkında olan şehir kökenli insanlar olduğunu düşündüğümüzde; söz konusu kayboluşun devam edeceğini söyleyebiliriz. Ancak sonradan çiftçiliğe giren/girecek olan bilinçli üreticilerle ve bu ürünlerin yerelde pazarlanabileceği gıda topluluklarına ulaştırılması ile bir dönüşümün mümkün olabileceği ihtimalini de unutmamak gerek.

Özgür tohumlu günlerin umuduyla…

[1] ETC Group, Who will control the Green Economy? (Ottowa: ETC Group, December 2011), 22
[2] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2006/11/20061108-1.htm
[3] Uluslararası Kırsal Gelişim Vakfı (RAFI)
Fotoğraflar: Buğday Arşivi, www.gdoyahayir.net
1 Yorum

GIDA GÜVENLİĞİ VE GIDA BAĞIMSIZLIĞINA YÖNELİK BÜYÜK TEHDİT: GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR

Yazı: Ahmet ATALIK / TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

 

Dünya tarihi boyunca açlık önemli bir sorun oldu. Ancak, özellikle 1960-1980 yılları arasında yüksek verimli tohumların, tarım ilaçlarının, kimyevi gübrelerin, sulama sistemlerinin ve makine gücünün işin içine girmesi ile tarımsal üretimde büyük artışlar yaşandı ve bu dönem “Yeşil Devrim” olarak anıldı.

Bir süre sonra “Yeşil Devrim”in olumsuz etkileri yaşanmaya başladı. Şirketlerin artan etkinlikleri sonucunda tohumların çeşit sayısı azaldı ve yerel çeşitler yok olmanın eşiğine geldi. Tarım ilaçlarının ve kimyevi gübrelerin kullanımının yaygınlaşması insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. Yanlış sulama uygulamaları her yıl 2 milyon hektar tarım arazisinin tuzlanarak üretim dışında kalmasına neden oluyor. Fosil yakıtlarla çalışan tarım makineleri ve ulaşım araçları sera gazı üretimini hızlandırıyor. Üretim endüstrileşti, ama açlık son bulmadı.

Endüstriyel tarımın bir parçası olan GDO’lu tohumlar, özellikle tarım ilacı kullanımının azaltılması ve üretimin artırılarak açlığın önlenmesi noktasında 1990’lı yılların ortasından itibaren tarımsal üretim sistemine dahil edildi. Bu dönem, kimi çevrelerce “İkinci Yeşil Devrim” ve “Biyoteknoloji Devrimi” olarak adlandırıldı.

AB’nin 2001/18 EC Direktifi’nde açıkça tanımlandığı üzere; “İnsan hariç olmak üzere, doğal yolla gerçekleşmeyecek bir şekilde genetik materyali değiştirilmiş canlıya (bitki, hayvan, bakteri, vs) genetiği değiştirilmiş organizma adı veriliyor.” Laboratuvar ortamında ileri teknoloji kullanılarak üretilen bu tohumların  yüzde 85’lik bölümü yabancı ot ilaçlarına tolerans ve haşerelere karşı direnç gösterecek şekilde üretiliyor. Bu kapsamda da bazı toprak bakterilerinin genleri bitkilere aktarılıyor. Ancak bu değişim, doğanın doğal işleyişi içinde meydana gelemiyor. İşte bu noktada GDO’lu tohumlar hibrit tohumlardan ayrılıyor. Zira, hibritleşmeyi doğa kendisi de yapıyor ve biyolojik çeşitlilik bu şekilde ortaya çıkıyor.

Açlığa çare değil!

GDO’lu tohumların dünyadaki açlığa çare olacağı iddia edildi. Ancak, Amerikan üniversiteleri pek çok eyalette kurdukları 8 bin 200 tarla denemesi ile üç yıl süreyle GDO’lu soya ve mısırın verim düzeyini takip etti, GDO’lu soyanın GDO’suzuna göre yüzde 6 ila yüzde 10, GDO’lu mısırın da  yüzde 12 daha verimsiz olduğunu, kurak dönemlerde bu kayıpların çok daha yükseldiğini belirlediler. ABD Tarım Bakanlığı’nın 2006 yılında yayımladığı “The First Decade GE Crops in the US” raporunda da belirtildiği üzere, hiçbir GDO verim artışı sağlamamıştı.

Bir bitkinin yaşamsal enerjisi bellidir. Bitki, faaliyetlerini bu enerji çerçevesinde düzenler. Bitkiye aktarılan yabancı genler ile toksin (zehir) üretimi ve tarım ilacına karşı toleransı artırıcı protein üretme işlevi yüklendiğinde bitki bu faaliyetlerini de mevcut yaşamsal enerjisi ile yapmak zorunda kalır. Bu yönüyle de, GDO’lu tohumların daha verimli olabilmesi mümkün olmadı. Bu nedenle GDO’lu tohumların daha verimli olduğu iddiası artık kullanılmamaya başladı.

Tarım ilacı kullanımını artırıyor

GDO severlerin en çok kullandığı iddialardan biri de, tarım ilacı kullanımının azalacağıydı. Buna karşın, ABD Tarım Bakanlığı Ulusal İstatistik Servisi verileri kullanılarak Dr. Charles Benbrook tarafından yapılan ve 1996-2011 yıllarını kapsayan bir çalışmada, GDO’lu tohum kullanan çiftçilerin GDO’suz tohum kullananlara göre 183 milyon kg daha fazla tarım ilacı kullandığı görülüyor. ABD’den sonra GDO’lu tohumla tarım yapan ikinci ülke olan Brezilya’da ise, 2005 yılında hektara kullanılan tarım ilacı miktarı aktif madde olarak 7 kg iken, 2011 yılında yüzde 43,2’lik bir artışla 10,1 kg’a yükseldi. Yabancı ot ilacı kullanımı 2006 yılında 279 bin tondan yaklaşık yüzde 44’lük artışla 2011 yılında 404 bin tona yükseldi. Haşere ilacı satışları da aynı yıllar için 93 bin tondan 171 bin tona yükselerek yaklaşık yüzde 84’lük artış gösterdi. GDO’lu tohumlar yayıldıkça Brezilya dünyada en büyük tarım ilacı pazarı haline geldi.

GDO’lu tohumları da üreten altı çokuluslu şirketin tohum pazarındaki payına baktığımızda tarım ilacı kullanımının azalmasının çok da mümkün olmadığını görüyoruz. Bu şirketlerin küresel tohum pazarındaki payı yüzde 63; sadece üçünün küresel pazar payı, yüzde 55. Bu altı şirketin tarım ilacı pazarındaki payları ise yüzde 75 ve sadece üçünün payı yüzde 51. Bu oranlar, söz konusu şirketlerin hem tohum hem de tarım ilacı sektöründe tekel konumunda olduğunu gösteriyor. Tüm çabaları da, GDO’lu tohumları aracılığıyla patent süresi biten tarım ilaçlarında çiftçinin kendilerine olan bağımlılığını devam ettirmek.

Bulaşıcı genler

GDO’lu tohumların en önemli olumsuzluklarından biri de çevreye gen kaçışı. GDO’lu tohumla mısır üretilen bir tarlanın çevresindeki GDO’suz mısırların da tozlaşma yoluyla genetiği değişiyor. Ayrıca GDO’lu kanoladan yabani akrabası hardala gen kaçışı olduğu akademik çalışmalarla tespit edilmiş durumda. Bu konu özellikle biyolojik çeşitlilik ve gıdanın devamlılığı açısından önem taşıyor. Diğer yandan bu GDO’lu yabani akrabalar tarlaya kadar indiklerinde süper yabancı ot olarak karşımıza çıkıyor ve GDO’lu tohumun yanında verilen tarım ilacı ile yok edilemiyorlar.

Sağlığa etkisi

GDO’nun gıda güvenliği konusunu doğrudan ilgilendiren ve en çok tartışılan yanı ise insan sağlığına etkisi. Bir kısım bilim insanı GDO’lu gıdaların son derece sağlıklı olduğunu, kaşıntı bile yapmadığını savunuyor olsa da, çokuluslu şirketlerle çıkar ilişkisi içinde olmayan bazı bilim insanlarının GDO’lu yem ile gerçekleştirdikleri hayvan besleme deneylerinin sonuçları oldukça düşündürücü.

Avusturya Viyana Üniversitesi’nden Velimirov ve arkadaşlarının GDO’lu mısırla yaptıkları fare besleme çalışmasında, üçüncü nesilden sonra fareler kısırlaştığından üreme gerçekleşemedi ve çalışma devam ettirilemedi.

Malatesta ve arkadaşları, GDO’lu soya ile besledikleri farelerin karaciğer, pankreas ve testis fonksiyonlarında bozulmalar tespit ettiler.

Seralini ve arkadaşları GDO’lu mısırla besledikleri farelerin; kanlarındaki trigliserit miktarının yüzde 24-40 arttığını, karaciğerlerinde büyüme, beyinlerinde küçülme olduğunu, vücut ağırlıkları artarken böbrek parametrelerinin bozulduğunu, dişi farelerin kan şekerlerinin yüzde 10 yükseldiğini saptadı.

İtalyan Cattolica S. Cuore Üniversitesi’nden Mazza ve arkadaşları GDO’lu yemle besledikleri hayvanların kan, karaciğer, dalak ve böbreklerinde GDO’lu genlere rastladılar.

Tudisco ve arkadaşları, GDO’lu soya ile besledikleri tavşanların böbrek ve kalp enzim fonksiyonlarının bozulduğunu gözlemledi.

Türkiye’de yapılan araştırmalarda da benzer sonuçlar elde edildi. Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Akay ve Araştırma Görevlisi Kılıç, GDO’lu yemle gerçekleştirdikleri hayvan besleme çalışmasında farelerin sindirim sistemi, karaciğer ve böbreklerinde tahribat saptadılar. Giresun Üniversitesi’nde de 2015 yılında yayımlanan ve GDO’lu yem ile hayvan besleme konusunu değerlendiren iki yüksek lisans tezinde de aynı bulgulara dikkat çekildi.

Catania Üniversitesi’nden Agodi ve arkadaşlarının marketlerden topladıkları 12 markaya ait 60 süt örneği üzerinde yaptıkları çalışmada, her dört örnekten birinde GDO’lu mısır veya soyaya ait gen parçaları tespit edildi, pastörizasyon işleminin dahi GDO’yu parçalayamadığı belirtildi.

Kanada’da Sherbrooke Üniversitesi’nden Prof. Aris ve Prof. Leblanc; kadınların kan örnekleri üzerinde yaptıkları bir çalışmada, GDO’lu gıdalarla beslenen kadınların-hatta bu çalışmada yer alan 30 hamile kadının doğmamış bebeklerinin kanında dahi bitkilere aktarılmış olan bakterinin zehrini tespit ettiler.

Fransa’da Rouen ve Caen Üniversiteleri’nden bir grup bilim insanının Prof. Seralini başkanlığında yaptıkları çalışmada, GDO’lu ürünlerle kullanılan glifosatın (yabancı ot ilacı aktif maddesi) çok düşük düzeylerde bile insan hücresinde tahribata yol açtığını ortaya kondu.

Lappe ve arkadaşları, kansere karşı direncimizi artıran isoflavonların GDO’lu soyalarda yüzde 12-14 daha az olduğunu, kalp sağlığı için yararlı fitoöstrojen konsantrasyonun ise daha düşük miktarda bulunduğunu ortaya çıkardı.

Shewmaker ve arkadaşları, yağ içeriğindeki A vitamini kapsamını artırmak amacıyla genetiğiyle oynanan kanolanın, GDO’suz kanola ile kıyaslandığında, E vitamini içeriğinin son derece azaldığı ve yağ bileşiminin değiştiğini saptadılar.

ABD Kaliforniya Salk Enstitüsü, Hücre Nörobiyolojisi Laboratuarı Başkanı Prof. David Schubert, “Genetiği değiştirilmiş gıdaların insanların sağlığını bozduğuna dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksızdır ve doğru değildir. Bu görüşü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemiyolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde de hiçbir çalışma yapılmamıştır” diyor.

UC Berkeley Üniversitesi Mikrobiyal Ekoloji Laboratuvarının kurucusu Prof. Dr. İgnacio Chapela’nın, Boğaziçi Üniversitesi’nin davetlisi olarak Haziran 2016’da verdiği konferansta söyledikleri ise GDO’ların risklerinin dikkate alınmadığını ortaya koyuyor: “Akademik kurumlar olarak test kısmını atladık ve GDO’lu ürünleri test etmeden kamuoyuna sunduk. GDO’lu ürünler insanlar üzerinde neredeyse hiç denenmedi, ama yine de bu araştırmalara her baktığımızda problemler ile karşılaşıyoruz”.

Çokuluslu şirketleri besleme projesi

Sonuç olarak, endüstriyel tarımın insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkilerini hafifletmek üzere piyasaya sürülen GDO’lar endüstriyel tarımın bir devamı. Sorunları çözemediği gibi yeni sorunlar yaratıyor. Bu yöntemler; dünyadaki açları değil, çokuluslu şirketleri besleme projesi, çiftçileri tohum ve tarım ilacı kapsamında sadece birkaç çokuluslu şirkete bağlama projesi, dünyadaki açlığa ya da tokluğa sadece birkaç çokuluslu şirketin karar verme projesi, tüm insanlığı birkaç çokuluslu şirketin yönetmesi projesi, biyolojik çeşitliliğin azaltılması, tek bir ürünün geniş alanlarda yetiştirilmesi (monokültür) projesi, tüm insanlığın ve tabiatın kobay olarak kullanılması projesi ya da bilimin ticarileştirilmesi ve gerçeklerin üzerinin örtülmesi projesi olarak nitelendirilebilir.

İnsan ve hayvan sağlığı ile biyolojik çeşitliliğin, dolayısıyla gıda güvenliğinin korunması açısından tüm veriler, insanoğlunun GDO’lu tohumlardan, bunlarla üretilmiş tarım ürünlerinden ve gıdalardan, GDO’lu yemle beslenmiş hayvansal ürünlerden uzak durması gerektiğini gösteriyor. Bunu sağlayabilmek için de başta GDO’ya Hayır Platformu olmak üzere meslek odalarına, derneklere ve çevre örgütlerine büyük sorumluluklar düşüyor.

Fotoğraflar: non-gmoreport.com, naturalnews.com, yesilgazete.org
Sayfalar:123»